Özgür Satranç Forum

Orjinalini görmek için tıklayınız: TSF, ÖNDERLİK VE KUVAY SANLI
Şu anda (Arşiv) modunu görüntülemektesiniz. Orjinal Sürümü Görüntüle internal link
Bir ara yakamda kocaman bir rozet taşıdım. Üzerinde sadece şu yazıyordu: "Bakarak anlaşılmaz"... Biliyorum, bakmadan hiç anlaşılmaz ama yalnızca bakarak da anlaşılmaz...


Yaşanan son gelişmeleri hepimiz dikkatle izliyoruz. Kuvay Sanlı çalışkanlığı ve herkese eşit mesafede duruşu ile TSF yönetiminin en dikkat çeken kişisiydi. Kamusal alanlarda herkese eşit mesafede durmak, kendisini eşit görmeyenlerin tepkisine neden olur... Kuvay SANLI'nın herkesi kucaklamaya çalışması hoş karşılanmamış olsa gerek ki, bir bahane ile yetkisiz ve etkisiz bırakılmak istenildi...

Tablo çok net aslında. Ama alıcı gözle bakmak gerekiyor. Diyorum ki;

-Kuvay Sanlı lider olarak ortaya çıkmalıdır ve tüm satranç ailesi O'nun yanında olmalıdır!...

Kuvay Sanlı "durumdan görev çıkarmalı" ve bu konuda düşüncelerini açıklamalıdır... Bu açıklamalardan sonra herkesin yapacağı bir şeyler olmalıdır...

Birileri şaşırabilir söylediklerime. Ama şaşırmak güzeldir, çünkü her şaşkınlık yeni bir şeyler öğretir insana. Bunca zamandır şaşırdıklarımızdan öğrendiklerimizle, bir şeyleri anlatma zamanıdır!...

Saygılarımla.
Aslında çok kolay işimiz;
Kolayca soracağız soruları
Bir çocuk saflığı ve yılanı kavradığı merakla çocuğun
Her şeyi konuşacağız açık açık
Hiç bir şey kalmayacak ne kapalı ne açık
Aslında çok kolay işimiz;
Dürüst olacağız yalnızca çocuklara yanıt verirken
Ama bundan daha kolayı çok zor!...

“TSF, ÖNDERLİK VE KUVAY SANLI”

Eğer forum takvimi doğruysa 29 Haziran 2010 tarihinde bu başlığı açmışım.

O günden bu yana Kuvay Sanlı arkadaşımız bu başlık altına herhangi bir görüş belirtmedi. Mali genel kuruldan sonra bir şeyler yazması gerekirdi, onu da başka bir başlık altında yazdı.

Şimdi bazı arkadaşlar bana soruyor,:
- Kuvay Sanlı kimdir?
Bazı arkadaşlar da şöyle söylüyor:
- Kuvay Sanlı genel kurula hiç gelmemeliydi…
Bir diğer grup da şöyle söylüyor:
- Körle yatan şaşı kalkar misali, yönetimde bulunduğu süre içerisinde ister istemez bazı olumsuzluklara ortak olmuş, ancak şu ana değin olan çabası, sürecin aydınlanması yolunda çok olumlu katkı sağlamıştır.

Bu sonuncu arkadaşın değerlendirmesi önemli benim için...
Ancak "Kuvay Sanlı Kimdir" sorusundan başlayarak bu güne gelmek ve Haziran ayındaki bu önerim ile bugün arasındaki süreci değerlendirmek ve bundan sonraya ilişkin düşüncelerimi anlatmam gerekiyor.

Kuvay Sanlı'yı 2004 yılı sonunda tanıdım. Kendisi o tarihte Ateş Ülker ile birlikte Antalya'ya gelmiş, Antalya Çallı Spor kulübünde bir toplantı yapmış, TSF yönetimine adaylıklarını açıklamışlardır.

Kendileriyle tanışmama neden olan Abidin Ünal arkadaştır. Abidin Ünal o tarihlerde Ateş Ülker ve Kuvay Sanlı'yı desteklemektedir. Yönetime karşı eleştirilerin merkezinde ise, yine bugün olduğu gibi TSF'nin anti-demokratik yönetilişi vardır...

Bu eleştiri ve karşı duruşa rağmen Ali Nihat Yazıcı'nın Abidin Ünal'a "asılışını" hiç unutmam. Abidin'e "Ya Abidin, git hele bir ne diyor adam bir bak" dememe rağmen, Abidin gitmemiştir. Ama "ısrar etme ustası" olan Ali Nihat Yazıcı, "Madem gelmiyorsun, bari bana Antalya'dan bir isim ver de, yönetim kuruluna alayım" deyince (Ali Nihat Yazıcı'nın bu tavrı, o zaman benim takdirimi kazanmıştı... Daha sonra da karşısında olmasına rağmen Abidin'i yine de teknik kurula alması ayrıca takdir nedenimdi...) Abidin'in bana gelip "Hüseyin ne yapayım, benden isim istiyorlar" dediğinde "Ver sen de bir isim" demiştim. Abidin "Evet verelim; ola ki biz kaybettik, Antalya'dan bizim sesimizi duyuracak birisi olsun. Peki kimi verelim?" dediğinde ise Akif Bayrak ve Mustafa İmamoğlu üstünde durulmuş ama Mustafa İmamoğlu’nu önermeye karar verilmiş ve Antalya’da; "Mavi Karga" adlı restoranda yapılan toplantıda, Ali Nihat Yazıcı, Mustafa İmamoğlu'nu sanki kırk yıllık arkadaşlarmış gibi, yönetim kurulu listesinde açıklamıştır… Ancak 2004 seçimlerinde Abidin’in desteklediği Kuvay Sanlı’nın da içinde bulunduğu grup seçimi kaybedip Ali Nihat Yazıcı ve ekibi kazanınca, Mustafa İmamoğlu “bileğinin hakkıyla” yönetim kuruluna girmiştir. Abidin'in seçimden hemen sonra Ankara’dan yolladığı trajikomik mesajı şöyledir:

"Printer kazandı"...

O sıralar bir diğer mesleğim olan fotoğrafçılık gereği ben printeri yalnızca fotoğraf tab eden baskı makinesi olarak bildiğimden, bunun ne demek olduğunu bir türlü anlayamamış, Fotoğraf baskısından yola çıkarak, “baskı” ile bir bağ kurmaya çalışmış, Abidin’in Antalya’ya gelişini iple çekmiştim. Nihayet bilgisayar donanımlarından biri olan printerin “yazıcı” anlamına da geldiğini sonradan öğrenmiştim. Eh, öğrenmenin yaşı yok!...

Akif Bayrak ve Abidin daha sonraki süreçte Mustafa'yı eleştirirken, ben kendilerine "Ya siz sokmadınız mı Mustafa'yı bu yönetime?" diye sorduğumda, kulakları çınlasın Akif Bayrak; "Biz soktuk çıkarabilene aşkolsun" diyerek gülüştüğümüz olmuştur... Abidin ile Mustafa son genel kurulda yan yana oturmuşlar ve yönetimi desteklemeye devam etmişlerdir. Ara sıra kavga etseler de ulvi çıkarlar söz konusu olunca birleşmeyi başarmaları kutlanacak bir meziyet olsa gerek…

İşte o günlerde tanıdığım Kuvay Sanlı, aradan geçen 4 yıl sonra, 2004'te karşısında olduğu Ali Nihat Yazıcı ile yanyana gelmiş ve 2008 seçimlerinde, tüm ajitatif yetenekleriyle Ali Nihat Yazıcı'nın yanında yer almış ve seçimden hemen sonra da kendisi as başkan olmuştur. Çünkü Ali Nihat Yazıcı'nın 2008 zaferinde(?!) Kuvay Sanlı'nın önemli bir katkısı vardır.

Takip edenler çok iyi anımsayacaktır, bu dönemde ben Kuvay Sanlı'yı çok sert bir biçimde eleştirmiştim. Özellikle "İyi ki 2004'te biz kazanmamışız, iyi ki de Ali Nihat kazanmış" sözlerini hiç mi hiç onaylamamıştım. Ancak o gün için bu sözlerin yanlışlığından ziyade, konuşmanın içindeki sunumun şaşası göz alıcıdır ve bizler gördüğümüze görümce olmayı çok severiz...

"Bakarak anlaşılmaz" demiştim yukarıdaki yazının girişinde.
2008 seçimlerinden sonra Kuvay Sanlı sık sık Antalya'ya gelip gitti. Benim de kurucusu olup, ilk üç yıl başkanlığını yürüttüğüm ASEM'de toplantılar yaptı. Antalya'nın sorunları ile ilgilendi. Onu yakın takibe almıştım. Kendisiyle forumlarda bir hayli atıştığım bu arkadaşla, karşı karşıya konuşma olanaklarımız oldu. Bu görüşmelerde bir yakınlaşma sağlandı. Artık muhalif olmama rağmen yönetimi temsilen yapılan toplantılara ben de çağrılıyordum. Bu konu ile ilgili çok önceden yazılan bir yazımı şu linkte görebilirsiniz:

Yine bir gün bir toplantıya çağrıldım. Çağrıyı yapan Abidin Ünal idi. Toplantı yeri Deniz Gençlik Spor kulübüydü.
Katılanlar; Abidin Ünal, Sadullah Eken, Hasan Kara, Cengiz Gülebay, Abdullah Durmaz ve ben. Kulüp başkanı Tayfun Türker toplantıya katılmak istememişti. Canı sıkkındı. Kuvay Sanlı’nın ricası ile Tayfun Türker de katıldı daha sonra. Bunun nedenini bilmiyorum.

Bu toplantıda neler konuşuldu?
Hemen göreceğiniz üzere bu toplantı bir kitle toplantısı değil, kadro toplantısıydı. Bu toplantıda onların arasında olması gereken biri değildim. Benim dışımdaki Arkadaşlardan Cengiz bey ve Abdullah beyin dışındakiler 2008’de Kuvay’ı desteklemişlerdi. Abdullah bey o dönem Kuvay’ı destekleyen Deniz Gençlik spor kulübünün delegesi olmasına rağmen, genel kurula katılmamıştır. İyi de ben ne arıyordum bu toplantıda?

2008 sonrası Antalya geliş gidişlerinde yakınlaştığımız Kuvay Sanlı, muhalif olmam nedeniyle beni de çağırmıştı.
Dinledim.
Hep aynı sorun.
TSF demokratik yönetilmiyordu. Bunun devamı olarak da ortaya çıkan bir yığın sorun. İlkesizlik. Keyfiyet ve benzeri sorunlar…
Bunca eleştirmiş, ancak sesimizi duyuramamıştık.
Şimdi ise bizzat yönetimin içinde bulunmuş ve satranç kamuoyunun sempatisini de toplamış çok önemli bir tanık vardı. Böyle birisi işte şimdi, hukuksuzluğa karşı bir savaşıma gireceğini söylüyor ve yardım istiyor, destek istiyordu.

Toplantıda “TSF forumun kapatılması” sorulduğunda, konuyla ilgili YK toplantısında, TSF Forumun kapatılmasına tek karşı koyanın kendisi olduğunu, ama buna rağmen kapatma kararının duyurulmasını da kendisinin üslendiğini anlattı Kuvay Sanlı. Bunun gibi karşısında olduğu halde, örgüt disiplini açısından yönetim kurulu kararlarının uygulanmasını yönetim adına savunmak zorunda kaldığını da anlattı.

Görünen o ki, Ali Nihat Yazıcı o meşhur taktiklerini uygulamaya devam ediyordu: Yanlışa ortak edip, yanlışın savunmasını ortaklarına bırakmak! Böylece kendisi daima “sütten çıkmış ak kaşık” olarak kalmaya devam edecekti. Her yanlışa bir kurban bulduğu sürece, devranı sürer, kervanı yürür, it ürürdü… Basit çöl takiyyeleriydi bunlar… Ama bu toplum daha basit düşünür hale getirilmişti…

Bu yüzden ben Ali Nihat Yazıcı’ya kabahat de bulamıyorum. Bu hamurdan hangi ekmeği yapacaksın ki?!... Belki de adamın istediği bu yanlışlara ortak olmayacak olan birilerini bulmak. Bu yanlışlara karşı çıkarak birilerinin yönetime gelmesini sağlamak. Şeytan kılığında bir melek belki de bu adam?! Belki de tanrı onu, bize karşı iyiyi bulmamız için göndermişti. Ya da kendisi durumdan vazife çıkararak kötüyü oynuyor, biz de onun kötülüğünü eleştirerek doğruyu bulmaya çalışan zavallılardık… Çok yakında Ali beyin bir takım vahiyler aldığına ilişkin duyumlar alırsak şaşırmayalım. Zaten olimpiyatları alırken Ak sakallının biri ne demişti: “Git bu olimpiyatları al, almadan gelme!”

E azıcık da gülmeyelim mi canım? Gülelim!... Big Grin Big Grin Big Grin

Kuvay benden ne istiyorsun, biz sana nasıl yardımcı olabiliriz?”
Bu soruyu sordum kendisine.
Yanımda olmanızı istiyorum. Ne yapabileceğimizi konuşuruz.”

Ben aslında onu desteklemeyecektim. Kendi açımdan Kuvay’ın bizim çabalarımıza olan katkısını kabul ya da ret noktasındaydım.
Çünkü eleştirdiği noktaları ben de eleştiriyordum ve bunları bile bile Kuvay Sanlı 2008’de Ali Nihat Yazıcı ile birlikte devinmişti. Şimdi bu durumda kim kime destek vermeliydi?!... Bu noktada kendisi bir özeleştiri borçluydu. Ancak benim açımdan seçimden sonraki izleyebildiğim çalışmaları ve bu son tavrı bir özeleştiri niteliği taşıyordu…

İşte bu noktada kim daha örgütlü ise, örgütlü olana katılmak doğru olandı.
2008’de kaybeden Tam Zamanı ekibi ile yan yana gelmiş, ama örgütsel bir yapı kurmamıştık. Bu ekipten bazı arkadaşlarla seçim sonrası bazı görüşmelerim olmuş, ancak bu çabalar örgütlü bir duruşa erişmemişti. Bu durum arkadaşların kötülüğünden değil, gücümüzün yetersizliğindendi. Düşünceler var, idealler var ancak bunları gerçek kılacak güç ve devinim yetersizdi. Bu arkadaşlar ile vardığımız en son nokta; bağları koparmadan alt yapı çalışmalarına ağırlık vermek, kulüpler kurmak ve olabildiğince satrancı temsil eden delegeleri genel kurullara sokabilmekti. Çünkü kazanda ne kaynarsa tabağına gelen odur!...
Bu anlamda ben örgütlü bir gücü temsil noktasında değildim. Ancak moral gücümüzün bir neferi olarak söz söyleme noktasındaydım.
Kuvay Sanlı da örgütlü değildi.
2008 seçimlerindeki yanlışlarını bağışladığımızda, düşünsel kapasitesi, kültürel yetkinliği ve operasyonel becerileriyle dikkate aldığımızda, kendisine bir şans verilmesi gerektiğini düşünerek “aşağıdaki satırları yukarıya” yazdım:

-Kuvay Sanlı lider olarak ortaya çıkmalıdır ve tüm satranç ailesi O'nun yanında olmalıdır!...
Kuvay Sanlı "durumdan görev çıkarmalı" ve bu konuda düşüncelerini açıklamalıdır... Bu açıklamalardan sonra herkesin yapacağı bir şeyler olmalıdır...


Evet ne demişim?
AÇIKLIK demişim…

Kuvay Sanlı düşüncelerini açıklamadı. Bu bir eksiklik oluşturuyor. Bu konuda açıklama yapmayışı değişik yorumlara neden olmuştur. Kendisi bir açıklama yapmayınca da muhalif kalemlerden bir yanıt gelmemiştir.

Tüm bunlara rağmen, genel kurula giden süreçte ben kendisinin yanında oldum. Bu süre içerisinde birlikte düşündük, görüş alışverişinde bulunduk. Sürece ilişkin eksiklerimiz yok mu, var. Ancak bu daha sonra ele alacağımız bir konudur. Hiç kimse merak etmesin; her şeyi açık açık konuşabilecek yüreğimiz var bizim…

Şimdi aktardığım bu düzlem ya da süreçte, ben Kuvay Sanlı’yı desteklediğim için pişman değilim. Kendisi son iki yıllık sürecin aydınlanmasına ilişkin önemli katkılarda bulunmuştur. Bu kirli sürece ilişkin savaşa kalkışacak olan her kişinin üstüne başına kir bulaşacaktır ve Kuvay Sanlı’ya da bunlar bulaşmıştır. Ben bu süreçte yine kendisinin yanında duracağım. Ancak bu yanında duruşum -varsa eğer- onun yanlışlarına ortak olacağım anlamına gelmez. Bu duruş geçmişin aklanması değil, aydınlanması, geleceğin de örgütlenmesi sürecidir...

Benim Kuvay Sanlı ile yönetime gelmek , başkan olmak gibi konularda bir pazarlığım ya da beklentim yoktur. Ben bir sürece karşı çıkış içerisinde kendisiyle buluştum ve “onun öne geçmesini” önerdim. Benim öne geçme gücüm yoktur. Bugün en az yönetimdekiler kadar yönetim bilgisine ve strateji geliştirebilecek beyin gücüne sahip olduğumu biliyorum. Haktan ve halktan yana olmak, dürüst olmak, hakkın ve dürüstlüğün kazanmasına yetmiyor bazen. Düşmanın sahip olduğu silahlara siz de sahip değilseniz, haklı ve dürüst olmak sizi kurtarmaya yetmiyor. Yönetimi ele geçiren güçler, iş başına gelince kendi hukuksuzluklarını hukuk haline getirmeye kalkışabilmektedirler. Bunu ortadan kaldırmanın yolu yeni bir güç sahibi olmaktan geçiyor. Derinlemesine bakıldığında hukuk savaşının aslında güç savaşı olduğu görülür. Bizler bizi yöneten hukuka dayanarak, yönetimin yanlışlarına karşı çıkmaya çalışıyoruz. Bu güne değin benim yönetime gelmek gibi bir kaygım olmadı. Bu nedenle Kuvay Sanlı ile de böyle bir pazarlığım olmadı. Olay adım adım yanlışlara karşı olmak sorunudur benim için. Önümüzde mali genel kurul vardı ve bu genel kurulda düşüncelerimizi ifade etmeye çalıştık. Yönetim ibra edilmemiş olsaydı, evet doğrudur, Kuvay Sanlı’nın yönetime aday olacağı ve bu doğrultuda bir ekip çıkaracağı düşünceleri vardır. Ancak benim bu konuda kendisiyle bir planım olmamıştır. Ben sadece demokrasi gereği, yönetimi ibra etmeyen bir delegasyonun, aynı zamanda kendine uygun olan bir üst yapıyı da oluşturabileceğini bilir, öngörürüm…

Olayın bir yönetim savaşı gibi görülmesi ayrıca mali genel kurulun doğru değerlendirilmesini engellemiştir. Olası bir yönetim değişikliğinin sonuçlarını hesap etmeye kalkan zihniyetler, mali genel kurulun ruhuna uygun olarak; son iki yıllık TSF çalışmalarının analitik bir yaklaşımla değerlendirilmesini göz ardı etmişlerdir. Bu yüzden delegasyonun bu zafiyetini, Ülke Satrancı adına asla bağışlamıyorum.

Kuvay arkadaşa kısa süreliğine de olsa bir yol arkadaşı olarak, bundan sonra da elimden gelen desteği vereceğim. Ancak Kuvay arkadaşın da vermesi gereken bazı özeleştiriler olacaktır. Satranç kamuoyu bunu beklemektedir. Özeleştirinin kendini eleştirmek olduğunu ve bunun yanlış bir şey olmadığını ona anlatmama gerek yok. Onun bu konudaki entelektüel birikimi benden ileridedir…

Olayların bazıları hukuku ilgilendiren boyutlardadır. Bu konuda hukuk karar verdiğinde ben suçluların yanında ve arasında olmayacağım. Ancak gerek yönetimden gerek muhalefetten zan altında olan arkadaşlar, benim gözümde de şimdilik masumdurlar. Buna rağmen, mahkemelerin dışında da, Kuvay Sanlı’nın, kamuoyunu aydınlatması gereken konular olduğunu düşünüyorum. Bu güne değin yaptığı gibi susmakla bu işler yürümez. Kendisinin forumlarda konulara gerekli hassasiyetin gösterilmediği konusundaki kaygısı ağır basmaktadır. Ancak bu gerekçe değildir ve satranç kamuoyunun iletişim ve tartışma alanı, TSF forumdan sonra ağırlıklı olarak Özgür Satranç Forum olmuştur. Eğer bir davayı savunmaya yola çıktın ise, her düzeyde sana saldırı olacaktır ve kişi bunlara her düzeyde yanıt vermesini bilmelidir.

Ben birlikte olduğum süreçle ilgili, Kuvay Sanlı’ya destek verdiğim için yanlış yapmadığımı düşünüyorum. Ancak bundan sonrası nasıl gelişir, olaylar nereye evrilir bu konuda çekimser olduğum noktalar vardır. Kuvay Sanlı yönetimle birlikte geçirdiği zaman içerisinde bir takım olumsuzluklara ortak oldu mu?. “Olmuş olsaydı bu mücadeleye girişmezdi” çıkarımı ilk akla gelen çıkarımdır. Ancak “bakarak anlaşılmaz”. Kuvay Sanlı’nın, Mali genel kurulda Ali Nihat Yazıcı tarafından üstüne atılan suçlamalarla ilgili vermesi gereken bir mücadele vardır. Bunun bir kısmı mahkemeler önünde verilecektir. Bir kısmı da burada satranç kamuoyuna yapılacak açıklamalardan oluşmaktadır. Bu konuda artık susmanın doğru olmadığını düşünüyorum…

Öncelikle kendi yanlışlarımı kurşuna dizmeliyim
Mali genel kurulla ilgili esastan bir değerlendirmeye girmeden önce, bu konuda bir özeleştiri yapmam gerektiğini düşündüm ve yaptım. Bugüne kadar olduğu gibi ben, şimdi de bildiğimi yapmaya çalışıyorum. Bilginizi istiyor, bilgimi bilginize katmaya çalışıyorum. Bu konuda da sonuna değin A-ÇIK olmanın altını çizerek… Doğruyu kimse ahrete götürmesin! O bize bu dünyada gerek!...

Hepinize çalışmalarınızda başarılar diliyorum…

Saygılarımla…
Sayın Hüseyin AKTAŞ,

Öncelikle satranca bakışımın dostlukları ön planda tutan, satrancı amaç değil araç olarak gören bir düşünce tarzıyla 1970lerden beri aynı çizgide sürdürmekteyim. Bu görüş şampiyonluğu amaçlayan dostların dikey gelişimini engelleyen bir tarzda olmamıştır. Önce tabanda yaygınlaşılmalıydı. İş hayatı nedeniyle, satranç oyuncusu olarak satrancta bir hedefe ulaşmamın mümkün olmaması nedeniyle hakemliğe başladım ve 2004 yılına kadar aktif olarak hakemlik yaptım. TSF faaliyetlerinden ayrıldığımda MHK Başkanı olarak görev yapmakta idim. 1990lı yıllarda satranç devlete bağlandıktan sonra eleştirilerimiz sonucunda 2000 yılında yönetim değişikliği gerekli olmuştu. Altı kişilik grubumuzda Ali Nihat Yazıcı'nın TSF Başkanı olmasına karar veren dört kişiden biri de bendim.
2004'te MHK Başkanlığından istifa dilekçemi kabul etmek istemeyende kendisi idi. Muhalif olduğumu bilerek 2008 de Yönetim Üyeliği teklif eden de yine aynı kişi idi. Sayın Kuvay Sanlı kabul etti, ben ilkelerime ters olduğu için kendisine teşekkür ettim. Sayın Kuvay Sanlı'nın tek başına yönetim içinde muhalefet yapmasının mümkün olmadığı son gelişmelerde görülmüştür.
Mali genel kurulda satrançtan gelenlerin oluşturduğu muhalefetin 1-25 kişi arasında olmadığı görülmüştür. Muhalefet oyu vereceğini açıklayanların Genel Kurul sırasında evet oyu vermesi veya çekimser kalmalarının nedenlerinin irdelenmesi gerekmektedir. Bunlar yapılmadığı sürece son dakika golleri ile muhalefetin başarılı olması mümkün olamayacaktır.
Mali Genel Kurulda ibra gerçekleşmeseydi, Sayın Kuvay Sanlı başkan adayı olacak ve bir başka egonun tatminine gidilecekti. Bunlar dışarıdan görünenler. Ben eski bir "Tam Zamanı" ekibi mensubu olarak (ileride aynı ekibin kurulabileceğini de düşünmüyorum) Kuvay Sanlı'ya sempatik olarak bakan bir kişi olduğumu da belirtmeliyim. Önümüzdeki günlerde talep edilen özeleştiri gelmediği sürece yeni bir başkan adayı belirleme çalışmalarının başlatılması gerektiğini düşünmekteyim.
Ancak, öncelikle 2004 seçimlerinde muhalefet bölünmesinin, 2008 seçimlerinde de kazandık zannının seçim kaybettirdiğini ve son dakika operasyonlarına teslim olan ve satranççı olmayan delegeler gibi parametrelerin göz ardı edilmemelidir.
Çıkarlar ilkelerin önüne geçmemelidir!
Sevgi ve saygılarımla,

Hasan Salih ACAR



bu sitenin incelenmesi gerekir.

Ekip çok kaliteli insanlardan oluşmuş. Elbette bu ekibe yeni katılanlar olacaktır. Bu ekip kendi içerisinden kimin başkanlığında seçime gidileceğini seçecek kalite olduğunu belli etmiştir.


Kuvay SANLI, Veli Ozan ÇAKIR, Cengiz Özdemir KELEŞ, Erşan GÖKERMAN, Menders ÇOBAN, Mustafa BAYIR, Mehmet ALBAYRAK, Hasan Salih ACAR, Ahmet HAZNEDAROĞLU, Kemal NURLU, İlyas ÜMİT

Bu isimlerden oluşan bir yönetim kuruluna kim hayır diye bilirki, Başkanlık sadece temsil makamıdır. Yönetim Hizmet makamıdır. Başkan Yönetim Kurulunu temsil eder Kararları yönetim kurulu alır. Bu isimlerdende bir Başkan adayı çıkar sanırım.
Değerli Arkadaşlarım,

Hepinizin yazılarını dikkatle okuduğumu ve yerinde, zamanında gerekli tüm açıklamaları yapacağımı belirtirim.

Ancak bugünün asıl gündeminin, gazetelerde haber olan Yazıcı'ya yönelik konular olduğunu düşünüyorum.

Eğer Ali Nihat Yazıcı'nın gazetelere verdiği aşağıdaki beyan doğru ise; bizi acaba değindiğim konularla ilgili aydınlatabilir mi?

Söz konusu haberde yer verilen paragrafın rapora kendisinin isteğiyle konduğunu da belirten Yazıcı, paranın 2008’de Dresden’de yapılan Dünya Olimpiyatları sırasında açılan tanıtım standı, standda dağıtılan anahtarlık, şapka, tişört, rozet, broşür gibi hediyelik eşyalar, düzenlenen “Türk gecesi” ve İstanbul’un tanıtım filmi gibi şeylere harcandığını, bütün harcama kalemlerinin de faturalandırıldığını ve bu meblağın 120 bin liralık kısmının sponsorlar tarafından karşılandığını belirtti.

“170 delegenin dikkatini İstanbul’a çekmek zorundaydık. Elbette para harcadık, delegeleri yemeğe götürdük, ağırladık. Ancak Türkiye delegesi olan şahsımın harcırahı dışında kimsenin cebine Türkiye’nin kasasından 1 kuruş nakit girmemiştir” diyen Yazıcı, faaliyetlerini “sosyal girişimcilik” olarak nitelendirdi.


Ben Dresden'de bir süre bulundum: 1. Stand vardı evet. 2. Anahtarlık, şapka, tişört, rozet broşür dağıtıldığını görmedim. Rozet her zaman kişilere veriyoruz. Ancak 177.000 TL gibi bir rakamı açıklayacak 2012'ye ilişkin bu hediyelik eşyalardan varsa; birer numune görebilir miyiz? Faturalarıyla elbette. 3. Türk Gecesi diyemem ama bir resepsiyon verildi evet. 4. İstanbul'un tanıtım filmlerini kültür bakanlığı ve İBB internet sitelerinden ücretsiz indirebilirsiniz. Bunların dışında bir prodüksyon varsa acaba bizler neden görmedik ve Satranç TV'de yer bulmadı bu? 5. 120.000 TL'lik sponsor desteği belirtildiği gibiyse eğer neden zamanında GSGM'ye bildirilmemiştir?

Eğer haber yanlışsa, bu konuda da bilgilendirilebilirsek sevinirim.

ECU için aşağıda yapılan ve bütünün sadece bir kalemini paylaştığım harcamaları doğru bulmuyorum. Adı geçen kişi Malta Federasyon Başkanı ve ECU Genel Sekreter adayıyken, neden Türkiye Satranç Federasyonu bu kişinin giderlerini kurumsal olarak üsleniyor? Adı geçen kişi bu tarihlerin çoğunda FIDE'nin ticari yapısı olan Global Chess'in CEO'suyken, bu giderlerin ne amaçla üslenildiği acaba açıklanabilir mi?

GEOFFREY BORG 19.06.-01.07 LONDRA-MOSKOVA - 286,8 EURO 553,29
GEOFFREY BORG 18.06. LIZBON-PORTO - 144,9 EURO 279,54
GEOFFREY BORG 14-15.06 KONAKLAMA - 85,90 EURO 165,72
GEOFFREY BORG 17.06. TOULOUSE-LIZBON - 110,25 EURO 212,69
GEOFFREY BORG 19.06. PORTO-LONDRA - 115,67 EURO 223,15
GEOFFREY BORG 14.06. AUTO EUROPE - 63,60 EURO 122,70
GEOFFREY BORG 17-18.06. KONAKLAMA - 95 EURO 183,27
GEOFFREY BORG 13-16.06. MUHTELİF HARCAMALAR - 310,80 EURO 599,60
GEOFFREY BORG 17.06. AUTO EUROPE - 118,18 EURO 227,99
GEOFFREY BORG 13-14.06. KONAKLAMA - 89,62 EURO 172,89
GEOFFREY BORG 13.06. MALTA-LONDRA - 244,16 EURO 471,03
GEOFFREY BORG 01-02.07 MALTA RUSYA - 209,25 EURO 403,69
GEOFFREY BORG 18-19.06. KONAKLAMA - 93,50 EURO 180,38
GEOFFREY BORG 16-17.06. KONAKLAMA - 95 EURO 183,27
GEOFFREY BORG BİLET -101,70 GBP 243,80
GEOFFREY BORG DUBLİN-SOUTHHAMPTON - 178,79 EURO 348,46
GEOFFREY BORG JERSEY-GUERNSEY - 41,49 GBP 99,46
GEOFFREY BORG GUERNSEY-GLASKOW İNTL - 233,96 EURO 455,99
GEOFFREY BORG GLASKOW-LUXEMBOURG - 198,4 GBP 475,61
GEOFFREY BORG LUXEMBOURG-FRANKFURT - 306 CHF 448,13
GEOFFREY BORG SHERBROOKE CASTLE HOTEL - 85 CHF 124,48
GEOFFREY BORG IBIS HOTEL - 69 EURO 134,48
GEOFFREY BORG THON HOTEL - 251,56 EURO 509,78
GEOFFREY BORG SCANDIK WEBERS HOTEL - 2634 DKK 689,46
GEOFFREY BORG GÖREV TAZMİNATI - 1.300,00 EURO 2.533,70
GEOFFREY BORG FAROE DENMARK - 353,39 EURO 688,76
GEOFFREY BORG 117 - 719 SEK 149,25
GEOFFREY BORG 117 - 48 GBP 115,07
GEOFFREY BORG AUTO EUROPE - 56,62 GBP 135,73
GEOFFREY BORG GRAND JERSEY HOTEL - 109 CHF 159,62
GEOFFREY BORG THE CLUBHOUSE HOTEL - 65 CHF 95,19
GEOFFREY BORG -288,69 EURO 586,94
GEOFFREY BORG 328,00
GEOFFREY BORG 436,41

Şu yukarıdaki tabloyu gördükçe, aklıma illerde ileçlerde, bir - iki bin liraya ihtiyaç duyan arkadaşlarımız geliyor. Bir de yukarıda yer alan 1.300 Avro görev tazminatı olarak ifade edilmiş. Acaba bu görev tazminatı ne demektir açıklanabilir mi?

Değinilecek çok konu olmakla birlikte bu aşamada bu ikisine tatminkar yanıtlar almayı umduğumu belirtirim.

Sayın Yazıcı 4. yazısında da kendisine özel üslubuyla kişilere saldıracağına şu yukarıdaki konuları yanıtlasa, sanırım Türk Satrancı adına çok daha yararlı olacaktır. Kendi tasarrufları neticesinde içerisinde bulunduğu olumsuzluklardan dolayı, başkalarına bunca saldırması ve suçlamaya çalışması nafiledir.

Bir soum daha var. Acaba Yarın da FIDE Başkan adayı olmayı düşünürse, ECU ve FIDE ölçeği göz önünde bulundurulduğunda, yönetim kurulundan bu sefer en az 200.000 - 300.000 Avro gibi bir kişisel harcama yetkisi almayı düşünür mü? Bu harcama yetkisini de aynı şekilde savunabilir mi?

Saygılarımla
Bu dökümlerden anladığımız kadarıyla,

Sn ALi Nihat YAZICI veya TSF Avrupada yeteri kadar dikkate alınmamakta. ECU kampanyası sadece Jeffry Borg üzerinden yürümüş.

yine akla bir kaç soru gelmektedir.

1- Jeffry borg Sn Ali Nihat YAZICI'nın ekibinde ve Malta Federasyon başkanı neden seçim kampanyasına destekde bulunmamıştır.
2- TSF neden ayrıca bir ücret ödeyebilir?
3- Hani TSF nin Kasasından bir kuruş çıkmamıştı.?
4-TSF nin kulis yapacak birisine ihtiyacımı vardır?
5- Hani moskova TSF yi destekliyordu neden Jeffry Moskovaya gidiyor?
7-

TSF yi antik bir kazı alanına benzetiyorum. kazdıkça derine indikçe yeni şeyler çıkıyor.
Sevgili dostlar;
Görüyorum ki, Hüseyin ve Bahtiyar arkadaşlar havası sönmüş bir lastiği yeniden şişirme gayreti içindeler. Yapmayın beyler. Bu lastik PATLAK hem de delik büyük.Bu lastikle arabanızı yürütemezsiniz artık. Gelin elele verelim bu arabaya yeni yepyeni gıcır gıcır lastikler bulalım ,onları monte edelim.Hepinize selamlar sevgiler,
İlyas Ümit-ANTALYA
Sayın Bahtiyar,

Siz site önerinizi yaptığınız 8 Aralık günü baktığımda rahmetli Ergun Gümrükçüoğlu'nun yönetim kurulu listesinde ismi daha duruyordu. Şimdi bir kez daha baktım duruyor. Bu konuda bir güncelleme yapılmamış. Bir anma satırı eklenmemiş.



"Bu yüzden internet sitemiz ve ekibimiz misyonuna devam edecektir. Satranç için birşeyler yapmak gerektiği her zaman, TAM ZAMANIDIR!"
diye biten ana sayfa yazısı da internet sitesinde hiçbir şey yapılmadığının belgesi olarak 2008 Kasım'ında olduğu gibi aynen duruyor.



Sanırım biz dünyadan ayrıldığımızda güncellenecek. Ne yazık ki biz göremeyeceğiz. Siz takipcisi olun. Kalanları aydınlatın.

İlgililere :

Mali Genel kurulda denetim kurulu raporunu okuyan kişi yönetim ve muhalefete seslenerek salonda bulunan 4-5 bayan delegenin azlığına dikkat çekmiştir. Bu arkadaş neden “bizim büyük bir aile” olamadığımızı da bu anlayışla kolay kolay satrancı tüm topluma yaygınlaştırabilmek için çok geç kalınmış olduğu için eski yapılanma ile “tam zamanı” olamayacağını da göstermiştir.

Türkiye’de satranç yoktur demek için kadınların neden satrançta daha etkin ve sayıca fazla olmadığını düşünmek ve bu konuda çaba harcamak gerekir. Bu konuda bu forumda “anneler ve kızları, neneler ve torunları turnuvaları neden yok?” diye soran yazıların, birkaç kişinin feveranı olarak görülüp göz ardı edildiği kesin. Oysa o sesler sağduyunun, sessiz çoğunluğun, satrancın önce ailelerde, sonra mahallelerde yaygınlaşarak tüm ülkeye yayılması özleminin sesidir.

“Türkiye’de satrançta kadının adı hala yok” yazılmayı bekleyen isabetli bir başlık olabilir

Genel kurulda harcamalarla ilgili ayrıntı isteyen muhalif konuşmacılara denetim kurulu raporunu okuyan kişinin söylediği şu sözler de herhalde çok anlamlıdır. “Bizler genel kurul adına görev yapıyoruz. Şu an ayrıntılar yanımda değil ofisimde ama onları ilerleyen saatlerde getirip sunarım. Sizler zaten istediğiniz zaman bize başvurup ayrıntılı bilgi isteyebilirdiniz iki yıllık dönemde bize yapılmış bir tek yazılı başvuru yok. ” Bu sözler doğru ki denetim raporu" oy birliğiyle" aklandı.

Muhalefet görevini iyi yaparsa, yönetime gelemese bile Türkiye’de satranç iyi yolda olacaktır. Seçimden seçime meydanlara inen siyasi parti liderleri gibi davranmak “kaybetmeye ebedi mahkum olmaktır” Satranç muhalefeti örgütlü bir tüzel kurum, dernek değildir . En azından hiçbir girişimde de bulunduğundan haberdar değiliz.

Muhalefet farklı forumlara bölünmüş, aynı forum içinde bile dağılmış durumdadır. Teşkilatları yok, örgütlü değiller, herkesi ziyaret etmezler, forumlarda camianın sorunlarına sahip çıkmazlar, herkesle yazışmazlar, kurdukları sitelerini iki yıldır güncellemezlerse, öncelikle sorun “bunlar gitsin de ne olursa olsun” sonra düşünür açıklarlar denecek sanıyorlarsa sonuca şaşırmamak gerekir.

Evet bu yönetim gönüllülerin gönlünden çok zaman önce düşmüştür. O yerde şu anda boşluk vardır. Bu boşluğu doldurmak için satır aralarını iyi okumak gerekir. Yönetimin her şeye rağmen bu satır aralarını iyi okuduğu kesin. Kendi anlayışına göre makyajlar ve vitrin düzenlemeleriyle durumu sürdürmeye çalışacaktır. Yönetmeye aday olanların profesyonel bir ekip çalışması yapmak bir yana kendilerini herhangi bir turnuva salonu bahçesinde sıradan insanlarla gönül bağı kurarak anlatmayı denemediklerini delegeler ve GSGM üzerinde bir kamuoyu gücü oluşturamadıklarını da belirteyim. İster kızsınlar ister muhalif biri de çıkıp bunu söylemeliydi desinler.

Neşteri iltihaba vurmadan, “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek kangrenleştirmektense FIDE’den atılacaksak atılalım, öleceksek ölelim noktasındaysak. Bir elimizi kaybedelim ama vücudu yani satranç toplumunu kurtaralım daha gerçekçi olur.

Bence kendi yanlışlarımızın farkında ve karşısında olmanın “tam zamanıdır”. Bir daha ki seçim sloganı için muhalefete önerim “Kendimize geldik. Artık dur demek zamanı” olabilir.

Benim için "ince sızılar ve uzun yazılar" (kulakları çınlasın bir arkadaşımın sözüdür) çok gerekmedikçe bitmiştir.

Durum bu kadar karamsar mıdır? Bence çalışan için başarılamayacak hiç bir şey yoktur. Şu sahile bir gideyim hele. Umut her yerde bitse bende yine doğar ve yaşadıkça zor biter. "UMUT", günde bilmem kaç kere ya yazarım ya yüzüme söylerler. Nasıl bitsin ki.
Hoca yazmış:


Alıntı:Türkiye'de satranç yoktur demek için kadınların neden satrançta daha etkin ve sayıca fazla olmadığını düşünmek ve bu konuda çaba harcamak gerekir. Bu konuda bu forumda �anneler ve kızları, neneler ve torunları turnuvaları neden yok?� diye soran yazıların, birkaç kişinin feveranı olarak görülüp göz ardı edildiği kesin. Oysa o sesler sağduyunun, sessiz çoğunluğun, satrancın önce ailelerde, sonra mahallelerde yaygınlaşarak tüm ülkeye yayılması özleminin sesidir.

Sitemizde () 8 Mart Dünya Kadın Günü'nde yayılanan "Kadının Adı Hala Yok" isimli yazıya dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

"Hayatım sanki, kötü oynanmış bir satranç oyununun, oyun sonu gibi... Nerede hata yaptım? Açılışta mı, oyun ortasında mı?

Oysa bilinen klasik açılışlardan birini yapmıştım. Gerekli akademik eğitimi almış, belli yaşta evlenmiş, belli yaşta çoluk çocuğa karışmıştım. Bu, çoğunluğun yaptığı, senelerce denenmiş klasik açılışların en bilineni idi. Doğruluğundan şüphe edilmediği için hamleler düşünülmeden ardı ardına yapılmıştı. Öze uygun olup olmadığına bakılmaksızın, kendini tanımaksızın. Belki de zamandan kazanıp, kazanılan zamanı ileriki hamlelerde kullanmak için böyle acele davranılmıştı. Üstelik karşı tarafın ne oynadığına bile bakmaksızın yapılmıştı açılış hamleleri, ezberden.



Klasik yapılmış açılışın arkasından gelen oyun ortasında, bütün taşların gelişmemiş olduğunu gördüm. Atlar ürkek kullanılmıştı. Hiçbir zaman şahlanamamışlardı. Filler sıkışıp kalmıştı. Ya kaleler?

Benim durumum da iç açıcı değildi. Ben kimdim? Bu oyunun neresindeydim? Kraliçe olarak Şah’ı koruyup kollamakla geçti ömrüm. Uzun süre onun yanından ayrılamadım. O ne kadar güçlü kabul edilse de hareket kabiliyeti fazla olmadığından bütün gücünü benden alıyordu. Görünüşte onun değeri sonsuzdu. Bana da belli bir değer biçilmişti, kıymetli imişim gibi bir hava estiriliyordu ama benim değerim onunkiyle kıyaslanamazdı bile… Neden böyleydi? Tabii ki oyunun kuralı buydu. Yıllar öncesinden oyun oluşturulurken kural böyle konmuştu…

Önceleri onun da beni koruduğunu, hayatımızın dayanışma içinde geçtiğini düşünmüştüm. Zamanla kendimi kandırdığımı anladım. Bir gün, kendini güvenli bir yere alma bahanesiyle bencilce kısa rok yapmıştı. İçerlediğimi söylediğimde, aslında konum itibariyle uzun rok yapması gerekirmiş ama benim varlığım buna engelmiş! İşte böyle desteksiz kalınca, bir müddet bocaladım. Ondan tamamen uzaklaşıp bağımsızlığımı ilan ettikçe korumasına ihtiyacım olmadığını düşündüm. Zaten onun korumasından yararlanmak için onun kısa menzilinde bulunmalıydım. Bunun benim doğama aykırı olduğunu, asıl mutsuzluğumun kendi gücümü yeterince kullanamamaktan kaynaklandığını anladım. Artık daha geniş alanda hareket ediyordum. Tehlikelere daha açık ama daha özgür… Ama zamanlama olarak geç kalmıştım. Bütün kaleler zapt edilmiş, filler esir düşmüş, atlar mezbahanın yolunu çoktan tutmuştu… Her şey nasıl da birden bire gelişmişti. Belki de tüm hamleleri ezberleyip kendimi tehlikelerden koruyabilirdim. Ama o zaman da benim oyunum olmazdı. Ya da baştan düşünerek hareket edecektim. Her şey elimden kayıp gidiyor, oyunun hızına yetişemiyordum. Olaylar kontrolümden çıkmıştı artık.

Uzun süredir savunmadaydım. Esir düştüm. Tek beklentim; yeni neslin hedefe ulaşarak terfi etmesi. Onların başarısı benim başarım olacaktı artık. Şimdiye kadar yapmadığı babalık görevini şimdi yapmaya başladı. Nasıl da onun başarılı olması için canını cesurca ortaya koyuyor. Beni de hayretlere düşürecek stratejiler izliyor. Belli ki onun da tek umudu olmuş yeni nesil. Zamanında yaptığı pasif bekleyişin hırsını alıyor adeta…

Ama bu oyunda bir tuhaflık var. Önceleri konumum gereği kraliçe sanıyordum kendimi. Ama kraliçe ile şah bir arada olamaz. Kraliçe kralın yanında olur. Doğu kültüründe maalesef kadının adı yok. Olayları sırtlayan, götüren kişi yine bir erkek olarak görünüyor. Zaten ben de kendimi hiçbir zaman bir kraliçe olarak görmedim. Gün oldu etrafa kalın duvarlar ören kaleydim. Bazen savunma amaçlı bazen de dış dünyaya örülmüş duvarlardı bunlar. Belki de çaprazlarda sıkışıp kalan bir fil idim. Attım belki de… Hiçbir zaman şahlanamamış, rahvan at…

Peki piyon oldum mu hiç? “Olmadım” diyebiliyor musun? Kısacası; benim emeğim ve hislerim her yerde vardı ama hiçbir yerde adım yoktu… Bu oyunda kadının adı yok…"
[size=18]"Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller!
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler!
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında.
Sana selam olsun
Zincirin, zulmün kar etmediği
Büyük tahammül!"[/size]

Hepimiz zaman zaman yaparız: "Eleştiri"...
Bu sözcüğün anlamı "ayırdına varmak ve vardırmak" çabasıdır benim açımdan.
Pratikte kazandığı bir yanılsama ise "suçlama"dır eleştirinin. Bir diğer yanılsama "yalnızca yanlışların ortaya çıkarılması" sanısıdır.

Bu yüzden gerek eleştiri gerekse özeleştiri, "suçlanan, yanlışlanan insan" algısına yol açar.

Oysaki eleştiri aynı zamanda doğruların ortaya çıkarılmasıdır. Bu yüzden iyi satranççılar yalnızca yenildiği oyunları analiz etmez, aynı zamanda yendiği oyunları da analiz eder. Olaki ucuz bir yengi kazanmış olmasın ve bu yengi bir başka oyunda yenilgiye dönüşmesin diyerek...

Yukarıda, Mali Genel Kurul sonrasında giriştiğim bu özeleştiri sırasında, özeleştirinin daha sonu gelmeden, ben "önce kendi yanlışlarımı kurşuna dizmeliyim" dediğim için, benim bu yaklaşımımı yanlış bulan Kuvay Sanlı ile kendi aramızda bir tartışmaya giriştik. Ne tartışma ama. Birbirimizi kafa göz dağıtırcasına, kıyasıya "dövüştük".

Tüm yaşamım boyunca "gerçeği yalnızca gerçeği" söylemenin, kurda kapılmak pahasına "tarihe not düşmenin" en doğru yol olduğunu defalarca gördüm.

Her yılın sonunda kendi kendime bir özeleştiri yaparım. Haklı bile olsam, içinden geçtiğim yıl içerisinde, tartıştığım insanlar ile, geri dönüp el sıkışmak, helalleşmek duygusu içimi sarar ve yakar...

Geçtiğimiz yıl sonunda da, 2012 Mayıs sonunda satrancı bırakma kararındaydım. Bu karardan sonra geriye dönüp baktığımda Kuvay ile olan tartışmalarımda içimi burkan bir şeyler oldu ve telefona sarıldım. Kısa bir açıklamadan sonra ona dedim ki;

"Kardeş hakkını helal et!"

O da bana dedi ki; "Aynı helalliği ben de senden isterim!"

Henüz helalleşmek için çabalıyoruz.Smile

Kuvay beni "Niye sırada bunca yanlış varken kendi yanlışlarını eleştiriyorsun?!" diye eleştiriyordu. Bende onu "Niye elinde bunca koz varken sen vurmuyorsun?" diye eleştiriyordum. O da bana "Sabretmelisin" diyordu.

Bu sabah geçmişte yazılanları yeniden okudum. Sabırsız olduğumu kabul ediyorum. Sanırım "duyulur da durmak olur mu" ekolünden geldiğimden olsa gerek, tehlikeli de olsa ben daima hızlı yolları seçen biriyim. Oysa çor çocuk sahibi olarak biraz daha akılcı olmam gerekiyordu. Kuvay da böyle söyleyip "önce hukuk" demişti.

Mali Genel Kurul"dan sonra verilmesi gereken bir hukuk savaşı vardı. Bu savaş kazanılmadan hiç kimseyi "sokak ortasında dövmenin" bir anlamı yoktu...

"Helalleşmek" için tekrar görüşmelere başladığımızdan bu yana gördüğüm kadarıyla, Kuvay Sanlı hukuksuzluğa karşı tek başına savaşıyor. Bu savaşımında da önemli kazanımlara ulaştı...

"Türkiye Satranç Topluluğu böylesi bir hukuk savaşımını hak ediyor mu?" derseniz, bir avuç istina ve müstesnalar hariç, bence hak etmiyor! Ama "bu ülke ve bu ülkenin çocukları bu savaşımı hak eder mi?" derseniz, evet, eder!

Yoksa kendi iradelerini sıfırlayarak, bir dizi spekülasyona, tehdide, şantaja seyirci kalanlar benim umurumda değil. Kuvay'ın da umurunda olduğunu sanmıyorum!

Kuvay Sanlı'nın paraya pula gereksinimi yoktur. Yazıcı'nın ağzıyla "federasyonu ele geçirip yağmalamaya" da ihtiyacı yoktur.(Ayrıca, Yazıcı tarafından dile getirilen "federasyonu ele geçirip yağmalamak" iddiası ispatlanmak zorundadır.)

Hiç bir şahsi çıkar gözetmeden, tek başına verdiği hukuk savaşımından dolayı, kendisine teşekkür ediyorum. Benim bilmediğim yardımcıları varsa onlara da teşekkür ediyorum. İçtenlikle...
İçinde bulunduğumuz sürece ilişkin diğer bir başlık altında ("BAŞ(KAN)LIK" başlığı altında) sürdürdüğüm değerlendirmelerimde söylemem gereken bir çok sözü, çok önceden burada söylediğim için, o başlık altında gereksiz uzatmalardan kurtulmak için, bu başlığı güncelleme gereği duydum...

Rakibin unutkanlığı üzerine oyun olmaz!
Satranççılar belleğine sahip çıkmak zorundadır!
Bunu yapmadığımız sürece b-alık kafalı bir toplum haline gelerek hep kaybedeceğiz!