SATRANÇ ve KADIN
#1
SATRANÇ ve KADIN (11 HAZİRAN 2007) Suat Boztepe
[email protected]

Türkiye Satranç Mecmuası, Eylül 1944 sayısında Yusuf Osman Bükülmez şöyle yazıyor:

Satranç ve Kadın

Bu konuya başlarken, önce söylemek lazımdır ki, bütün tarihi çağlarda, kadının cemiyette tuttuğu mevki, iki esaslı amilin neticesidir. Birincisi, fiziyolojiko - psikolojik; ikincisi de sosyal. Bunlardan birincisi, kadın bünyesinin analığı istihdaf eden yapısına aittir. İkincisi sosyolojinin bize öğrettiği bir takım kanunların muhassalasıdır. Birincisi, aşağı yukarı değişmez, tabiidir. Kadın, kadın oldukça baki kalacaktır. İkincisi, büsbütün değişebilir. Zamana, muhite, halkın içtimai ve ilmi seviyesine göre, hem kanunların değişmesi ile, hem de gelenek ve görenek tahavvülleri ile bambaşka şekillere girebilir.
Bu müşahedeler asırlardan beri kadın aleyhine kurulmuş edebiyatı hayliden hayli yıktı. Atalarımız, kadın için: “Saçı uzun aklı kısa” derlerdi. Şair Fikret: “Kadın deniz gibidir, inanmak olmaz!” diyor. Hele Frenk edebiyatında neler yok?.. La Bruyére diyor ki:
“Kadınların çoğunun prensibi yoktur. Kalpleri ile hareket ederler.”
Recine’nin şu güzel mısraını aynen nakledeceğim:
“Elle flotte, elle hésite, en un mot, elle est femme.”
“Mütemevviçtir, teredüt eder, hülasa kadındır!”
Kadında, kadınlık hakim olduğu müddetce, kadın psikolojisi erkeğinkinden o kadar farklıdır ki, bize bir muamma gibi görünür. Çabuk müteesir oluşu, tepkisi hep bundan meydana gelir. Kadın zihniyetinin esaslı unsurlarından biri de; egoistliktir. Ana şevkati, şiddetli ihtiraslar, aşk, kin, kıskançlık hep bundan doğar. Kısaca: Kadında cinsiyet hakimdir. Yeni hayat şartları, kadının psikolojisinde his olunur bir değişiklik yapmamıştır. “Yaşamak” aşkı, onlarda eskisi gibi şiddetli ve esaslıdır.
Niçin satrançta cihanşumul şöhret kazanmış bir kadın yetişmedi.
Sorusuna cevap vermek için yukarıdaki izahları yaptık. Evet, görüyoruz ki satranç oyununda dünya şampiyonluğuna yükselmiş kadın yok.
Avrupa’nın birçok memleketlerinde kadınlara mahsus satranç kulüpleri var. Aralarında müsabakalar yapıyorlar, çarpışıyorlar. Fakat o kadar: Kadınlardan henüz bir dünya şampiyonu çıkmadı. Zaten otuz asırlık insan medeniyetinde, latif cinsten henüz bir tek dahi de yetişmiş değildir.
Satranç nedir? Her türlü maddi menfaatin üstünde bir zeka oyunu; bir mantık mücadelesi; hissiyattan, şahsi kazanç heveslerinden şan ve şeref ihtiraslarından büsbütün ari yorucu ve neticesiz bir eğlence… Bu oyun için lazım olan meziyetler: Soğukkanlılık, sinirlere hakimiyet, cebrinefs, sabır, derin düşünüş, dimağ çalışmasından doğan derin haz, hülasa kadın psikolojisinin tam zıddı olan ruhi vasıflar. Kadın her şeyden önce realisttir. Egoisttir. Cinsiyetin, ezici ve nefes aldırmayan hükmü altında yaşar; her hareketi, her işi onun tabii icaplarındandır. Sinir sistemi mütemadi bir hareket halinde olan ve psikolojik hedefi, cinsiyetin ve analığın tatmininden başka bir şey olmayan kadın, bir satranç tahtasının başına geçse de, yine benliğinden tecerrüt edemez. Aculdür, sinirlidir, bülhevestir. Maddi hiçbir faydası olmayan, yani kadın ruhunu manen ve maddeten okşamayan bir işe canla başla sarılamaz; onu hayatının bir gayesi yapamaz. Bütün varlığını, düşüncelerini, emellerini, ihtiraslarını o noktaya teksif ederek benliğinden sıyrılamaz. Görülüyor ki kadınların satranç oyunundaki başarısızlıkları psikoseksüalitenin tabii bir neticesidir.
Bir Fransız edibi:
“Amour, tere inconue”
“Aşk; meçhul diyar!”
Adlı eserini şu sözlerle bitiriyor:
“Olus je connais de femmes, moins je connais la femme”
“Sayıca ne kadar fazla kadın tanıyorsam, kadını o nisbette daha az tanıyorum.”
Halbu ki, ona kadın muammasını bu sözlerle ifade ettiren roman konusu, cinsiyet icaplarının muammalı görünen tezahürlerinden başka birşey değildir.


Not: Yusuf Osman Bükülmez 1944 yılında Stefan Zweig tarafından yazılan “Satrançcı” adlı romanı çevirmiştir.
Yazı uzun olduğu için sadece bazı bölümleri alınmıştır.
Cevapla




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi