Yönetici ülkesi mi, sporcu ülkesi mi?
#1
[url=http://postimage.org/image/jlkdvs8fv/][/url]

2012 Londra Olimpiyatlarının benim için en keyifli anlarından biri açılış töreni olmuştu. Yüzlerce ülkenin sporcularını, birbirinden değişik kıyafetler içinde görmek, içlerinde neredeyse dünya yıldızı haline gelmiş ünlü sporcuların kendilerinden kat kat az kazanan amatör arkadaşlarıyla birlikte kol kola yürüdüklerini görmek unutulmazdı. Programın süresini aşmamak için her ülkeye 15-20 saniye kameralar çevrilip arkadaki ülkeye geçiliyordu.

Yukarıdaki fotoğraf o geçit töreninden. İnternette bir çok örneğini bulabilirsiniz. En önde artık tüm dünyaca tanınan voleybolcumuz Neslihan Darnel bayrağı taşıyor. Kameralar onu gösterdiğinde heyecanlanmamak ve gurur duymamak mümkün değildi. Hemen ardından o kısacık 10-15 saniyelik süre içinde kameralar, Neslihanın arkasında yürüyen 'kelli felli' adamlara çevrildi.Ellerinde taşıdıkları bayrakları neşeyle sallıyorlar, sayıları yüzü aşan sporcularımızın 3-4 metre önünde ayrı bir hat oluşturmuş seyircileri selamlıyorlardı.

Tahmin edebileceğiniz gibi bu kişiler 'yöneticilerimiz'. Kafile başkanları, federasyon başkanları. Sporcularla kolkola ya da omuz omuza değil, onların önünden(!) yürüyorlar. Başka hiç bir ülke geçerken böyle bir görüntüyü hatırlamıyorum. Ya onların yöneticileri en arkadan yürüyorlardı ya da öndeydiler ama bizimkiler kadar göbekli ve spordan uzak tipler değillerdi...

Dünyaca ünlü ChessBase.com internet sitesinin Olimpiyat şampiyonu Ermenistan ulusal takımının ülkelerinde nasıl karşılandığını gösteren haberin okumasını tavsiye ederim.



Havalimanında devlet başkanı tarafından törenle karşılanışları, yol boyunca halkın ilgisi ve sevgisi görülmeye değer. Sporcular hep en önde ve hep el üstünde. Sokakları çok aydınlık değil belki ama sporcuları selamlayan, çılgınca alkışlayıp başlarının tacı yapan halk bizim evlerimizi bile aydınlatıyor..

Bizim ülkemizde olimpiyat yapılmış, televizyonda gören, gazetede haber okuyan oldu mu diye birbirimize soruyoruz?

Günlerim satrançla geçiyor. Turnuvalarda oynayamasam da haberleri,turnuvaları takip etmeye çalışıyorum. Ermenistan milli takımını ezbere sayabilir hatta oyunlarından örnekler verebilirim. İlk defa bu haberde Ermenistan Satranç Federasyonu başkanının aynı zamanda devlet başkanı olan Serzh Sargsyan olduğunu öğrendim. Başka ülkelerde benim gibi amatör izleyiciler Türkiye milli takımını ezbere sayamazlar ama çoğu başkan Yazıcı'yı ve diğer yöneticileri tanır.

Yaz olimpiyatları sporun doruk noktasıdır. Daha büyük bir organizasyon yoktur.

Olimpiyatların açılışında ve kapanışında Londra Olimpiyat Oyunları Düzenleme Komitesi Başkanı ve efsane atlet Sebastian Coe ile Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jaques Rogge kısa birer konuşma yaptı. Bakanlar,yöneticiler,devlet başkanları,prensler ya da kraliçe değil. Spordan ve olimpiyat ruhundan söz ettiler.

Bizim olimpiyatlarımızda ise 'Bakan' vardı. Uzun uzun terörden bahsetti.

Londra'da tüm yöneticiler, prensler, yıldızlar, başbakan, bakanlar, izleyici sıralarında yerlerini aldılar. Seyirci oldular, alkışladılar.

Bizim olimpiyatta her tur bir başkası seremoniyle normalde sadece ilk tur yapılan 'açılış hamlesini' yaptı. Sonunda Ivanchuk isyan etti masadan kalktı.

Komşumuz Ermenistan'da mikrofon hep satranççıların elindeydi. Onlar konuştu kalabalık alkışladı.

Bizim ülkede sporcular hep sustu, susmaya devam ediyor...

Olimpiyatları iddia ediyorum her ülke güzel yapar. Siz hiç güzel olmayan olimpiyat duydunuz mu? Moskova 80, Los Angles 84, Seul 88, Barcelona 92, Atalanta 96, Sidney 00, Atina 04, Pekin 08 ve Londra 2012... Hepsi büyüleyici hepsi nefes kesici değil miydi? Olimpiyatın kendisi başlıbaşına muhteşem değil mi zaten?

Satranç olimpiyatlarını Tromso ya da Bakü bizden daha mı kötü yapacak? Ne önemi var, açılış kusursuz olmasın, kapanışta konserler havai fişekler olmasın. Siz Ivanchuk'un, Anonian'ın, Kramnik'in önüne birer takım ve birer saat koyabilin ve de ikide bir rahatsız etmeyin onlara yeter...

Esas zor olan olimpiyat şampiyonu olduğunuzda dahi devlet ve federasyon başkanı olarak sahneyi satranççılara terk edebilmekte. Mikrofonu onlara bırakıp acaba ne diyecekler diye kahramanları dinleyebilmekte.

Günlerdir eşine az rastladığımız bir kalitede devam eden olimpiyat tartışmalarının ardında cevabı en çok aranması gereken soru da bu belki.

'Biz sporcu ülkesi miyiz yoksa yönetici ülkesi mi?'

Kimseyi kandırmayalım. Türkiye spor ve sporcu ülkesi değil. Yönetici ve organizasyon ülkesi. Yöneticiler hep en önde yürüdüklerinden olsa gerek, yönetici olmak ve yönetici kalabilmek büyük bir önem taşıyor.

Türkiye de hemen her spora inanılmaz yatırım yapılıyor. Bunun karşılığında yüz küsür kişilik olimpiyat kafilesi tek bir Amerikalı yüzücünün aldığı toplam madalyanın yarısını kazanamıyor. Hayatta olmadığı gibi sporda da parayla saadet olmuyor. Alın size bir örnek;

2001 - 2012 yılları arasında Türkiye Satranç Federasyonu 5.8 Milyon TL spnsorluk geliri elde etmiş. Aynı dönemde Türkiye Bisiklet Federasyonu sadece 275 Bin TL anlaşma yapabilmiş.

Bu yıl düzenlenen ve sadece 2. kategoriden bir tur olan Türkiye Bisiklet Turu 7 gün boyunca günde ortalama 4 saat canlı olarak televizyonlarda yayınlandı, tüm gazetelerde haber oldu. İstanbul etabı için Eminönünden, Bağdat caddesine uzanan yol, köprü de dahil olmak üzere saatlerce trafiğe kapatıldı. Ödül törenine cumhurbaşkanı geldi.

Bu yıl düzenlenen ve satranç sporu için en önemli sayılan 2012 İstanbul Satranç Olimpiyatlarının basında haberini bulan arkadaşlarımız bizlere link veriyor, bakın burada çıkmışız diye...

Yönetici babadır, anadır. Döver de sever de. Sporcu huysuzdur. Geçimi zordur. Oda arkadaşının motivasyonunu bozar. Yönetici en iyiyi bilir. 'Senden artık GM falan olmaz' der, başınızı önünüze eğip 'ne kadar doğru söylüyor' diye düşüncelere dalarsınız. Sporcu sizi eleştirdiğinde moraliniz bozulur, turlara çıkamazsınız. Yönetici isterse sizi hiç oynatmaz, isterse 7 yaşında milli yapar. Yönetici 100 euro harcırah alır, sporcu yarısını alamaz. Yönetici en önde yürür, sporcu en arkada...

Şimdi seçimler var. Sadece bizde değil her sporda.Tüm federasyonların uymak zorunda oldukları genelgeye göre sporcular oy kullanamayacak çünkü yasak. Bir yıl içinde lisansını vizeletmiş kimse genel kurul üyesi olamayacak. Ben kulübümüzün yöneticisi, kaptanı, yönetim kurulu üyesi olarak oy kullanamayacağım. Hatta belki salona giremeyeceğim. Benim müzisyen eşim oy kullanabilecek, ne şanslı ki o satranç bilmiyor, vizesi yok ! İSEM'i kuran Tolga Demirel ve hatta Kulüp başkanımız olan eşi Ceren Demirel oy kullanamayacak ama Ceren'in ikiz kardeşi delege olabilecek çünkü ne şanslı o da satranç oynamıyor! Ama içiniz rahat olsun 2010 mali genel kurulda ayakkabısını çıkartıp kürsüdeki konuşmacıya atmaya çalışan il spor müdürü arkadaşımız rahat rahat oyunu kullanabilecek...

Yazdıklarım eminim yönetici arkadaşlarımızı üzecektir.Kendilerine haksızlık yapıldığını düşünecekler. Bizim işimiz kolay değil, gelin siz bu işlerle uğraşın, kendinizi bizim yerimize koyun diyecekler.Varsın öyle olsun, belki içlerinden birisi de kendisini sporcuların yerine koyar birgün...


Şimdi sizlere iki soru soruyorum;

1) 2024 yılında yapılacak olimpiyatlar da Türkiye mi şampiyon olur, Ermenistan mı?

2) 2024 Olimpiyatlarında Türk kafilesi mi daha kalabalık olur, Ermenistan mı?

Saygılarımla...

Erşan Gökerman
Ara
Cevapla
#2
Selamlar herkese. Yazıyı okuyunca hafızamdaki şu görüntü canlandı. Halter şampiyonalarında; sporcu kaldırışı yaparken, kenarda heyecanını sporculardan daha fazla yansıtan antrenörler meşhurdur. Seyrettiğim bir halter şampiyonasında, gördüğüm tüm ülkelerin kenarda bekleyen görevlileri eşofman giymişken Türk sporcunun yanındakiler pantolon-gömlek giyiyorlardı. Bir kısmı kravat da takmıştı. Yıllar önce seyrettiğim bu görüntü zihnime böylece yerleşti.

Ermenistan ile Türkiye'yi satranç alanında karşılaştırmak pek mümkün görünmüyor bence. Ermenistan'a 2 kere gitmiş ve orasıyla satranç ilişkileri devam eden biri olarak birkaç gözlemimi söylemek isterim.

Türkiye'de satranca "santranç" diyenlere lisans çıkarılsa eminim ki bu alanda kırılamayacak bir rekora sahip oluruz. Ermenistan'da satranç hayatın bir parçası; sokaklarda, parklarda, pazarlarda satranç oynayan insanları görmek çok doğaldır. Çoğu kişi, turnuvalarda rahatça oynayabilecek düzeyde satranç bilir. Cumhurbaşkanı Sargsyan'ın da 2000 rating düzeyinde oynadığını söylemişti onu tanıyan biri.
Orada Tigran Petrosian gibi tüm toplum tarafından kahraman kabul edilen bir insan var. Şu anda sporcularla ve yöneticilerle yapılan tüm röportajlarda mutlaka onun ismi geçiyor, saygıyla. Bizim de böyle bir isme ihtiyacımız var. Şu anda Aronian, bu görevi üzerine almış durumda. Ermenistan'da bir markette gördüğüm "magazin" dergisinin kapağında da Aronian'ın resmi vardı. Popüler olan da değerli olan da o!!
Ermenistan televizyonundan büyük kısmını canlı olarak, kalanını banttan seyrettim Ermenistan'daki görüntülerin. Sporculara duyulan saygı, ülke adını duyurdukları için hissedilen minnet tüm görüntülere hakimdi (bunun satranç alanında olması daha da önemli onlar için). Halk sokağa dökülmüş, ağlamaklı olanlar bile vardı. Sporculara, antrenöre, kafile başkanına ve ekibin doktoruna da değişik türlerde devlet nişanı verildi. Erşan abi'nin dediği gibi devletin en tepesindeki isim aynı zamanda Satranç Federasyonu Başkanı.
Büyük turnuvalar zamanında her gün ana haber bültenlerinde uzun uzun bilgi veriyorlar. Normal zamanlarda ise haftada bir gün benim bildiğim kadarıyla en az 35 yıldır devam eden bir televizyon programı var. Satranç okulları, Akademi'si, Üniversitesi var. Oyuncular yetişmeye devam etmekte. Bu ülkenin nüfusu 3,5 milyon (35 değil) civarında.

Oy kulanamama durumunu yazınızdan öğrendim. Kesinlikle kabul edilemez bir durum. Onunla ilgili genelgeyi okumak isterim, nerede bulabileceğimi yazarsanız sevinirim.

Saygılarımla.
Sarven Çakmak
Ara
Cevapla
#3
merhabalar,

Sarven arkadaşımız konuyu çok güzel özetlemiş. Türkiye'de bir gün kantarın topuzu yöneticiye verilen önemden sporcuya verilen öneme kayarsa işte o zaman bir başarı elde edecek pozisyona kavuşuruz. O zaman tüm spor dallarında başarıya koşacak duruma geliriz.

Saygılarımla,
Ara
Cevapla
#4
Sevgili Sarven;

Elbette varmaya çalıştığım nokta , Ermenistan'la Türkiye'yi satranç kültürü ve geçmişi olarak karşiılaştırıp aynı duygu ve tepkileri beklemek değil.

Ne var ki işte seninde belirttiğin konularda eksikleri gidermek yönünde adım atılmadıkça da aradaki farkı değil 2023, 2123 olsa kapatamayız.

Spor, sanat, bilim ile uğraşan, yeni fikirler bulup eserler ortaya koymak isteyenlerin yolculuğu çocukluklarından başlar. Önce kendinize bir rol model bulursunuz. Bir kahramanınız olur. Eminim sen bize daha doğru bir şekilde anlatabilirsin ki Aronian ülkesinde binlerce çocuğun kahramanıdır. Bir gün onun yerinde olabilmenin hayalini yaşıyorlardır.

Ya bizim ülkemizde? Yüzbinlerce lisanslı çocuğumuzun kaç tanesi kendini milli takımda oynayan ya da oynatılmayan sporcuyu kendilerine örnek alıyorlar. Onlara baktıklarında aldıkları cezaları, geçim sıkıntısını, ya başkanı kızdırırsamın korkusunu görüyorlar. Dünya şampiyonasında bir oyun kazandıklarında TSF ana sayfasından kahramanlık hikayelerini, başkanın iyi ahlak nutukları eşliğinde zafer çığlıklarını görüp kaybettiklerinden sonra bir daha adlarının hiç bir yerde anılmadığını görüyorlar.

Bu sistem çocukluğumun en büyük isimleri olan Karpov ve Kasparov' u bile değersizleştirmek, isimlerini küçültmek için elinden geleni ardına koymadı. Onlar küçültülürken Kirsan'lar, Makropuloslar devleştirildi.


Seçimlerle ilgili genelgeyi Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2012 tarihli sayısında bulabilirsin.Linkini aşağıya kopyalıyorum. İlgili konu 8. maddede yer alıyor...



->


Sevgiler...

[size=7]Resmi gazete bağlantıları düzenlendi. -aarik[/size]
Ara
Cevapla
#5
Ben de "karşılaştırmak mümkün değil" derken şu anda aradaki farkın uçurum olduğunun belirtmek istemiştim, tabii ki farkın kapanması konusunda hepimizin çabaları olmalı.

Kahraman Olgaç'a ait olduğunu duyduğum bir söz konuyu özetler sanırım "Tanrı önce oyuncuyu yarattı." Bu konu hepimiz için açık, net, kesin olmalı.

Yönetmeliğin 8. maddesinin 12. bendi genel kurul üyesi olamamakla ilgili galiba. Bu yönetmelik, anladığım kadarıyla tüm bağımsız spor federasyonları için hazırlanmış. Türkiye Satranç Federasyonu'nun bunu kendi seçimleri için değiştirme hakkı olabilir mi? Bu konuda bilginiz var mı?

Teşekkürler.
Ara
Cevapla
#6
Satrançta; sporcuları "el"e, yöneticileri, hakemleri, antrenörleri ve sponsorları da "elin parmaklarına" benzetebiliriz.

Aslolan sporcudur. Türkiye'de ise, istisnai durumları bunun dışında bırakarak söylüyorum, durum şöyledir:

Antrenör: Amatör sporlarda daha fazla ilerleyemeyeceğini gören, biraz gün görmüş, kendi çapında birkaç derece yapmış sporcular, antrenörlük belgesi alırlar. Pek çok amatör sporda, sporcular neredeyse hiç para kazanamazken; antrenörler seviyelerine göre, en azından güçlükle geçinecek kadar, kendilerini paralayarak da olsa iyi kötü bir gelir elde edebilirler.. Pek çok satranççımız, oyun düzeylerini çok daha geliştirebilecekken, maalesef hayatın gerçeklerine boyun eğerek bu yolu seçmişlerdir..

Hakem: Bir sporu yapamayan, o sporda hakem olur. Çok sevdiğim hakem hocalarımız yok mudur? Fazlasıyla vardır. Ama istisnaları bunun dışında bıraktığımı söylemiştim, bir kez daha tekrarlamış olayım. Bu ülkede hakem olmak; maalesef iyi bir sporcu olamamakla mümkündür!

Sponsor: Kendilerine hak ettikleri teveccüh, basın vb. kuruluşlar tarafından gösterilmez. Şampiyon olan bir sporcunun, sponsorunun anılması "reklam olur" korkusuyla televizyonlarda zikredilmez.

Sponsorlar da genelde sporculara saygı ve hayranlık duydukları için değil, açıkçası şefkat duydukları, hatta kimse kusura bakmasın daha ileri gidiyorum, sporculara içten içe acıdıkları için para verirler. Zaten sporcular da, bu gelir yokluğunda başarıya ulaşmak için öyle veya böyle kendilerine destek olan bu kişi ve kurumlara haddinden fazla bir teşekkür yarışına girerler.. Halbuki bu ülkede pek çok insan, bizim satranç takımımızdaki milli sporcularımızdan varlıklı olabilir; ama bizi temsil eden şey onların parası değil, sporcularımızın satranç oynama kabiliyetleridir! Olimpiyatlarda en çok para harcayan sponsorların değil, en başarılı sporcuların milli marşları okunur! Koyunun olmadığı yerde keçiye ne dendiğini hepimiz biliyoruz. Sponsorların çoğunun da (bazıları yine yanlış anlayacak, hepsi demiyorum) ülkemizdeki hali budur..

Yönetici: Eğer birisi iyi bir sporcu veya iyi bir antrenör olamıyorsa genelde ya hakemliğe ya da yöneticiliğe sarar. Bu yüzden soyunma odasına inen, "filanca oyuncuyu oynatsana" diye antrenöre emirler yağdıran başkanları neredeyse her spor dalında görebiliriz. Vaktiyle o sporla biraz ilgilenmiş, başarılı olamayınca da bir şekilde parasının gücüyle yönetici olmuştur. Bu insanlar, paralarından aldıkları güçle, gençliklerinde bir süre ilgilendikleri sporu, bu spora hayatını adayan insanlardan iyi bildiklerine inanırlar. Sporcu olarak öne çıkmayı başaramadıkları için de, pek çoğu bu ezikliklerini 60-70 yaşından sonra gidermeye gayret ederler.

Nasıl ki Başkan Yazıcı gibi sırf "yönetmek arzusu"na karşı koyamayarak, sonunda ülkenin GM'lerini milli kadroya almayıp, 7 yaşındaki çocukları Dünya 151.'si yapmak gibi hevesleri olan yöneticilerimiz varsa; yöneticiliği, gerçekten hizmet etmek için, insanlara bu yönde daha faydalı olacağına inandığı için yapanlar da vardır. Zaten bu şartlarda nadiren de olsa başarılı sporcular yetiştirebiliyorsak, böyle yöneticilerin fedakarlıklarının sayesindedir.

Ali Nihat Yazıcı gibi yöneticiler, Yunanistan'da düzenlenen, 20-30 kişinin katıldığı bir turnuvanın sonucuna göre "bu yıl şu kadar Dünya şampiyonu çıkardık, seneye bu kadar Dünya şampiyonu çıkaracağız" gibi sözlerle sponsor avlamaya çalışırlar. Çünkü sponsor onlar için av, sporcu da yemdir! İyi bir yönetici ise kendi muhayyilesinde Dünya Şampiyonları yaratıp, afedersiniz, adeta "sponsorları kazıklamaya çalışmak" yerine, gerçekten Dünya Şampiyonu çıkartabilmenin yollarını arar.

Sonra da olimpiyat gibi ciddi organizasyonlarda başarı bir türlü gelmeyince, Ali Nihat Yazıcı gibi yöneticiler ortalarda görünmezken, iyi bir yönetici çıkıp sorumluluğu üstlenir ve kamuoyuna gerekli açıklamaları yapar. Başkanlık; bazıları için, sözde başarılarla insanları uyutmaya çalışarak ve üstelik bunu başardığına inanarak keyifle puro tüttürmek olabilir; ama iyi bir yönetici, ancak ve ancak kriz anlarında ortaya çıkıp vazifesini yapmasıyla diğerlerinden ayrılır!

Erşan Ağabey'in paylaştığı fotoğrafta, bayrağı Milli Sporcumuz Neslihan Darnel'in taşıyor olması, bence bizim için ancak teselli olabilir. İşlerine gelen her şeyi mümkün kılan yöneticilerimiz, henüz bunun bir çaresini düşünemedikleri için şanslıyız! Mümkün olacağını bilseler, o bayrağı Neslihan Hanım'a bırakmazlardı!

Sonuç olarak; sporcuyu "el" olarak kabul edersek, baş parmak antrenör, işaret parmağı sponsor, yüzük parmağı yönetici, serçe parmağı da hakemlerdir. Bir elin, parmaklarına ne kadar ihtiyacı olduğunu söylememe gerek yok herhalde..

Saygılarımla..
Ara
Cevapla
#7
Kaleminize sağlık Erşan Bey, harika saptamalarla dolu nefis bir yazı hazırlamışsınız.

Satranç camiası içerisinde yaşadığımız bazı sorunların diğer branşlarda da görüldüğünü Londra Olimpiyatlarındaki sahneden anlayabiliyoruz.

Bu konuda benim de söyleyeceklerim var. Genelden özele inmeye çalışacağım.

Türkiye'de sokaktan geçen 5 yetişkin kişiyi çevirin, kendilerine Fenerbahçe kulübünün başkanının kim olduğunu sorun, en azından 4 doğru cevap alırsınız. Benzer bir anketi İngiltere'de yapsanız, Manchester United kulübünün başkanını sorsanız, aynı yüzdenin yakalanabileceğinden şüpheliyim. Bu yeni bir örnek değildir, ancak önemlidir.

Milli Eğitim'de ve TSK'da şahit olduğum spor ödüllendirmelerinde protokol nedense her zaman esas olmuştur. Örneğin, bir satranç turnuvası bitiminde sporcuların ödüllerinin hemen verilmediğine, kaymakam beyin ya da tümgeneralin teşriflerinin beklendiğine ve bu bekleme süresinin bazen saatler sürdüğüne defalarca şahit olmuşumdur. Neden beklenir? Çünkü önemli olan yöneticidir, sporcu değil. Son örnek: İstanbul'da uluslararası bir turnuva yapılıyor, o kadar güçlü yabancının arasından birinci, tek başına bir yerli sporcu oluyor. Ana sayfada yer alan haberde kimin şampiyon olduğu değil, ödüllerin kimin tarafından dağıtıldığı yazıyor. Olacak iş değil! (Satranç diliyle: ??)

Elim değmişken yazmadan geçemeyeceğim: Her satranç turnuvasının ödül töreninde hakemlerin birbirine plaket vermesi nedir yahu? Plaket normalde bir başarı karşılığında verilir. Üstün bir beceri gösterilmiştir, ya da sonucu etkileyen hatalı bir durum düzeltilmiştir, vesaire. Başlayıp sorunsuz biten, görev karşılığında hakettiği ücretini almış olan bir hakeme ayrıca plaket verilmesi bana çok anlamsız geliyor. Ya da plaket çok önemli birşey değil, ben yanlış biliyorum. Hakem arkadaşlarım alınmasınlar, çok değerli dostlarım vardır aralarında. Sadece uygulamanın mantıksızlığına dikkat çekmek istiyorum.

Sporcu harcırahları oldum olası yöneticiden düşük olmuştur. Hatta satrançla hiç ilgisi olmayan bazı kişilerin, sırf harçlardan yararlanmak ve turistik gezi yapabilmek amacıyla kafile başkanı olarak görevlendirildiği örnekler, saymakla bitmez. Hatta "geçen ay o gitmişti, bu ay ben gitmezsem küserim." türünden tavırların sergilendiği, çeşitli kaynaklar tarafından dile getirilmiş olan acı bir durumdur.

Ermenistan'dan yansıyan kareler harikulade. Orada bulunmasak bile fotoğraflara yansıyan büyük mutluluk, haklı gurur ve paylaşılan sevinç, sporcuya verilen değerin doğal yansımaları. Satrançta Ermenistan kadar olamayız, elbette. Ama sporcuya verilen değer konusunda arayı bir nebze de olsa kapatabileceğimizden ümitliyim. Sarven arkadaşımız satranca bakış konusunda iki ülke arasındaki farkı güzel bir şekilde anlatmış. Çocukluğu Bulgaristan'da geçmiş birisi olarak anlatılanları kafamda çok iyi canlandırabiliyorum. Müşteri olmadığında tezgahlarının arkasına kurdukları masada satranç oynayan pazarcı amcalar, çocukluğumun satranca dair sıradan görüntülerinden biriydi.

Sporcunun el üstünde tutulmasını beklemiyoruz, mevcut Türkiye realitesinde. Ancak federasyon seçimlerinde oy kullanmasının engellenmesi, traji-komik bir çelişkidir. Mesaj açık: Yönetimde söz sahibi olabilmek için ilgili sporla aktif bir ilginiz olmayacak. Oldu, emredersiniz albayım!

"Satrancı bilen oynar." demişti bir arkadaşım. Kendimce nükteli bir ekleme yapmak istiyorum: Satrancı bilen oynar, az bilen öğretir, bilmeyen yönetir! Oynayan mı daha önemli, öğreten mi, yoksa yöneten mi? Takdir sizlerindir.

Ethem'e katılıyorum: Bayrak taşımayı gurur verici bir marifet olarak görseler, onu Neslihan'a yaptırmazlardı yönetici abiler.
Ara
Cevapla
#8
.“… Türkiye’de filozof, bilim adamı, kentlileşmiş insanlar,
sanatçılar, ünlü mimarlar ne kadar çoğalırsa büyük sporcu, futbolcu, voleybolcu ve satrançcı da aynı oranda yetişir. …”
Bir kez daha söyleyeyim, içinde yaşadığımız emek sömürücü, kâr merkezli sınıflı sistem eleştirilmeden-algılanmadan, spor emekçileri kendi sorunlarının çözümü için örgütlenmeden, spor sistemi ya da sistemin sporu sorgulanamaz…

Sporun tarafları, başta spor emekçileri olmak üzere, BESYO öğrencileri, beden eğitimi öğretmenleri ve sporseverlerdir. Kitlelerin, gençlerin ve çocukların eşit ve özgür spor yapabilmeleri, oyun oynayabilmeleri için bu tarafların kendi örgütlenmeleri spor sisteminin haksızlıklarına ve hukuksuzluklarına karşı olmazsa olmazımdır.

Yazdıklarımı, forumda tartışılan veya tartışılacak olan tüm ortak sorunlarımızın çözüm anahtarı olarak görüyorum. Tabi bu benim kendi düşüncem. Saygılarımla.
Ara
Cevapla
#9
Genel sorunlarımızdan biri, gelişmeyi, teknolojik ilerlemeyi ve tüketim artışını, kültür ve eğitimde de ilerleme zannetmemiz.

O sebeple mesela 1980 yılına göre daha modern ortamda, elektronik saatlerle, internet üzerinden herkesin seyrettiği bir turnuvadaki teknolojik mükemmelleşmeyi, kültürel olarak da sağladık sanabiliyoruz.

Oysa zihniyet 1980 zihniyeti, hatta bunun daha şımarmış hali.

Yukarıda anlattığının yönetici davranış modeli bizim ülkede bir tür 5 yıldızlı otel standartı veya ISO standartı gibi olmuş durumda.

Yönetici = Konuşma yapan, konuşmayı uzun yapan, muhtemelen hanımı dışında hiç kimsenin görüşüne değer vermeyen hatta yok sayan, asla istifa etmeyen tuhaf bir canlı türü gibi.

Bizde günün birinde tıp teknololjisi ile belki bu özelliklerinden biri iyileştirilebilir, örneğin bir yönetici bu ülkede günün birinde onu eleştiren birine değer bile verebilir, hatta başarısız oldum bile diyebilir.

Ama bir yönetici konuşmaktan asla vazgeçemez. Bununla ilgili hiçbir tıbbi yöntem geliştirilebilemez.

(Anti parantez bu tanıma uymayan hayatım boyunca tek bir yönetici gördüm, bir önceki cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer. Anayasa Mahkemesi Başkanıyken de Cumuhurbaşkanıyken de yerli yersiz konuşmazdı. Tam bir devlet adamıydı. O yüzden şu terör olayları konusunda ne yapacağımızı ona değil Nihat Doğan'a soruyoruz).

Ben olimpiyatlara gidemedim ama en çok şu, her turda ayrı bir seremoniyle yapılan 'açılış hamlesine' bayıldım.

Tabii bir turnuvanın ille başkanın açılış hamlesi ile başlaması gibi bir törene gerek var mı o ayrı? Ben olsam yaptırmam. Çünkü komik.

Düşünün atletizmle ilgili Türkiye'de bir yarışma olacak, diyelim gülle atma şampiyonası. Yani Atletizm Federasyonu başkanı açılışta günün önemine binaen çıkıp gülle mi atacak ben anlamadım (düşündükçe insanın aklına gülünç şeyler geliyor, Ali Nihat bey TFF'den sonra Yağlı Güreş Federasyonu başına geçse ne olacak mesela Big Grin ).

Bunun tek istisnası (o da ben Tenis Federasyonu başkanı olursam olmalı), WTA Bayanlar Tenis Şampiyonasında Başkanın Wozniacki'nin yanında açılışı yapması olabilir. Ki açılışa Adriana Lima da katılmalı. Bu istisna dışında açılış seremonisine gerçekten karşıyım.

Neyse yine de bunu yaptıysak bence tanıtımın en büyüğünü yapmışız demektir, reklamın iyisi kötüsü olmaz. Şimdi Ivanchuk'a sorsanız adam Ayasofya'dan çok bunu hatırlayacaktır, adamın rüyalarına girmediysek ve kısa dönemde 50 ELO'suna mal olmadıysak birşey bilmiyorum Big Grin

Bunu okuduktan sonra benim asıl merak ettiğim, tur başlangıçlarından birinde başkanın aşka gelip maçı devam ettirip ettirmediği oldu. Ettirseydi daha iyiydi, 7.turda Aronian 16 hamlede sansayonel bir maçla tarihe geçerdi. Biz de Big Grin

Olsun, başkanın elini sürdüğü taş kutsal, yaptığı hamle ölümsüzdür, başkanımız kırk kaplan gücündedir, bazen normal bir şehirli gibi giyinip halkın arasına da karışır (yok o Fantomdu galiba).

Bizim yöneticilerin bu ön plana çıkma arzusunun korteksle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Afyon'da 25 çocuk şehit olmuş, daha kaç yaralı var belli değilken ve halkın güvenliği sorunlu iken (sokak aralarında patlamamış bombalar vardı) Vali'nin GK Başkanına salt kilim hediye etmesi falan değil. Bunu düşünmesi, bir gece önceden buna hazırlıklar yaptırması, hatta eminim evde ayna önünde hanıma hitaben prova konuşması yapması başlı başına inceleme konusu.

Önümüzdeki dönemde bu değişir mi? Elbette değişmez. O yüzden tadını çıkaralım. Kuzey Kore'de devlet başkanı Kim Jong Il öldüğünde herkesi zorla ağlatmışlardı, ağlamayanı içeri atmışlardı.

Başkanımız da bizi zorla güldürüyor, gülmeyeni içeri atmazlarsa ayıp bu ülkede Big Grin
Ara
Cevapla
#10
Erşan Gökerman'ın yazısına tamamen katılıyorum. Yalnızca şu notu düşeyim: Açılış hamlesi doğru kullanılırsa iyi bir tanıtım fırsatıdır. Bir örnek: Dresden 2008'de de her tur açılış hamlesi yapıldı. Satranç Olimpiyatı'nın elçileri seçilmiş ünlü isimler yapmıştı açılış hamlelerini. Üç örnek vereyim: Boris Spassky, Dresdenli büyükusta Wolfgang Uhlmann ve futbolseverlerin yakından tanıdığı bir isim teknik direktör Felix Magath. O da satranca meraklı bir isim olduğundan doğal karşılanmıştı.
Ara
Cevapla
#11
Ülkede güzel şeyler de oluyor..

Galatasaray futbol takımı Braga'ya uçarken, Galatasaray 2. başkanı Ali Dürüst, teknik direktör Fatih Terim, teknik ekip ve idareciler ekonomi sınıfında, futbolcular ise "business class" seyahat etmişler :)

Bu ülkede normal şeyler bizleri mutlu ediyor.
Normalleşiyoruz..
Normal şeylere sevinmek hiç de "normal" olmasa da..

Kaynak:

Ara
Cevapla
#12
Örnek doğru gibi görünse de çok aldatıcı. Satrançla futbolu ekonomik kapasite açısından karşılaştırmak hiç doğru değil. Ali Dürüst'ün şahsında da söylemiyorum ama o yöneticiler o ekonomi sınıfı bileti gani gani kompanse ettiklerine emin olabilirsinizSmile Üç büyük kulüpte yönetici olmanın getirdiği prestij bu ülkede sözgelimi bir milletvekili veya bir bakan olmakla eşdeğer (şu anda iç sesim "Güldürme beni! Ne eş sesi çok daha fazlası" diye bas bas bağırıyor)

Amatör branşları ele almak daha isabetli olur.
Ara
Cevapla




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi