Antrenör atamalarında oynanan oyunlar!
#1
Avni Katipoğlu
SATRANÇ ANTRENÖRLERİMİZE

Aşağıda aktardığım yazı 12 Temmuz 2012 tarihinde çeşitli yayın organlarında yayınlanmış ve tarafımdan kaleme alunmıştır. Yazı konusu son 3 yıllık antrenör kursları nedeniyle bulunduğum Anadolu’daki il ve ilçelerde bizzat gördüğüm bir uygulamadır. Özel bir konu olduğu için, yazıya ilave etmediğim ve bizi çok yakından ilgilendiren bir konuyu da burada ilave etmemin zamanı geldiğini ve sizleri de bilgilendirmemin gerektiği düşüncesindeyim. Yaptığım kurslarda İl müdürlüklerinin birçoğunca tarafıma verilen yardımcı personel, bu tür atama uygulamasıyla alınan ve hemen hemen tamamının son zamanlarda oldukça popüler olan Uzakdoğu sporları antrenörleri olduğu ve ne yazıktır ki, bazılarına da satranç kurslarında hocalık yaptırıldığını gözlerimle gördüm.
Bu konuda, birkaç yıldan beri Federasyon ilgili kurulundaki arkadaşlarımıza ve personele ‘’Böyle bir duyum aldım, bizde devreye girelim, birçok federasyon kontenjan almış, bizde girişimde bulunup bir-iki kontenjan alalım da, şu fani dünyada bir iyilik yapalım’’ şeklindeki ısrarlı taleplerime rağmen, gene sıfır çektim!
Bu yazıyı yazma nedenim, Başkan adayı Cengiz Keleş’in antrenörlerle ilgili düşünceleridir.
Saygılarımla.

Antrenör atamalarında oynanan oyunlar!

Bu yılın ilk 6 ayında Gençlik Spor İl Müdürlüklerine yaklaşık 2000 Antrenör ataması! yapıldı.
Çoğunluğu BESYO mezunu branş antrenörlerinin, Hizmet Alım İhalesi yöntemi kullanılarak kurulan türedi şirketler vasıtasıyla, Gençlik Spor İl Müdürlükleri bünyesinde düşük ücret karşılığında çalıştırılmasına olanak sağlayan bu yöntemle açılan ihaleler sonucu, mesleğe yeni adım atan 2000 Antrenörün bahsedilen müdürlüklerde istihdam edilmelerinin ve bu taşeron uygulamasının hızla yaygınlaşmasının birçok sorunu da beraberinde getireceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Açılan ihalelere katılan firmaların kurucularının yapılarına bakıldığında, iktidar yanlısı, rant peşinde koşan yandaşların ön sırada olmaları, bu genç kadroların kimlerin elinde ne amaçla
kullanılacağının açık bir göstergesidir.
12 Eylül sonrası Özal dönemiyle başlatılan ve İşçi sınıfının üzerine kara bir bulut gibi çöken Taşeronluk sisteminin bu tür uygulamalarla giderek yaygınlaştırılması, bugün Spor, yarın Eğitim ve diğer sektörlere yayılmasıyla amaçlanan açıkça bellidir.
Öğretmen atanma beklentisi içinde olan BESYO mezunlarının önüne çözüm olarak sunulan bu sistem, eminim, diğer öğretmen kitlesini de içine alarak genişleyecek, dershanelerin kaldırılmasının konuşulduğu bugünlerde, işçi sınıfının bir diğer belalısı olan özelleştirme yönteminin de ilavesiyle beyaz yakalı kesimi de kapsayacaktır. Bunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok herhalde. Ne de olsa Milli Eğitim Bakanı “mezun olan öğretmenlerin hepsinin birden devlette çalışması diye bir şey yok!” diye açıklamalar yapıyor. Bu gidişle “Uygun Fiyatla Matematik”, “Coğrafyanın Kralı Bizde” gibi reklamlar veren taşeronların MEB ihalelerine girip öğretmenlik hizmeti tedarik ettiklerini görmek için fazla beklemeyiz!
Konu Spor olduğunda mangalda kül bırakmayan “Bankacı Kılıklı!” yorumcu ve yazarların yazılı ve görsel basında bugüne kadar bu konuya hiç değinmemelerine; Antrenör, Hakem ve Sporcu Derneklerinin ya da moda deyimle Sivil Toplum Kuruluşlarının, parlamentoya sporun temsilcisi iddiasıyla giren kerameti kendinden menkul zevatın gündemlerine bu konuyu almamalarına da şaşırmamak gerekir. Transfer pazarının hızlandığı bu dönemde sanırım buna ayıracakları zamanları olmasa gerek! Bu arada onlara da iyi yaz tatilleri dilemeyi de unutmayalım…
Ara
Cevapla
#2
Avni Bey yazınızı gerçekten çok dikkatli bir şekilde okudum.


Satranç Antrenörleri Derneği olarak biz,bu konuya duyarsız kalmayacağız ve elimizden geleni yapacağız.
Bu vesileyle bütün antrenör arkadaşlarıma sesleniyorum;birlikte olursak daha güçlü olacağımızı ve haklarımızı savunacağımızı biliyorsunuz.Satranç Antrenörleri derneği bu amaçla kurulmuştur.Bu konuda bize katılmak isteyen veya fikirleriyle bize yardımcı olmak isteyen antrenörlerimize kapımız her zaman açıktır.
Satranç Antrenörleri Derneği İzmir-Konak Pirinç Center'da faaliyet göstermektedir.
Cevapla
#3
Ben bu kutudaki ana fikri anlayamadım.Bu bakımdan mümkünse yeniden anlatılmasını rica ederim.Eğer sorun taşeron antrenörlük veya ucuz ücretle antrenörlük ise tabii üzerinde durulmaya değer bir konudur.Ne yazık ki bu durum halen bütün meslekler için geçerlidir.Taşeronluktan kurtulmak mümkün değildir.Konuyu daha iyi anlaşılır hale getirmek için satranç antrenörlerinin durumundan sözedelim.Mevcut çalıştırıcılar içinde çok kazananlar da vardır.Saat başı çok düşük ücret alanlar da vardır.Orta yol nasıl bulunur?Bu soruya yanıt aranmalıdır.Satranç antrenörleri derneğinin bir tüzel kişilik olması ve zaman zaman görüş bildirmesi yararlı olacaktır.
Ben bugüne kadar daha çok oyuncuların durumunu tartışma konusu yaptım.Takım liglerinde oynayan yerlilerin düşük prim aldığını,hatırı sayılır harcamaların hep yabancılar lehine yapıldığını öne sürdüm.Ama bu iddiamın doğru olmadığını söyleyenler de vardır.Bir kulüp yöneticisinin yazdığı rakamlara göre yerli oyuncuların maliyeti yabancılardan fazladır.Acaba gerçekten böyle midir?Yoksa bazı yöneticilerimiz yerlilere verilen primleri gözlerinde büyütmekte midir?Yerlilerin maliyeti daha yüksek ise liglerde tamamen yabancıların oynatılmasını destekleyelim!Ne zamana kadar?Ta ki yerliler -fiyatımızı düşürdük.Çok ucuz maliyetle oynayacağız-diyene kadar..
Antrenörler derneği Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı antrenörlerin kazancı hakkında bir araştırma yapmış mıdır?Bu araştırmayı yapmak yerlileri uyandırmak için gereklidir.
Usta oyuncu olmuş bir kimse mutlaka usta antrenör olamaz.Yeni başlayanlara yararlı olacak antrenörün satranç bilgisinden önce başka özelliklere sahip olması beklenir.Hangi antrenörün hangi düzeydeki oyuncuya yararlı olacağı her zaman kestirilemez.
Ateş Ülker
Ara
Cevapla
#4
Fırat bey, yakın alakanıza son derece sevindim. Mutlaka bir vesileyle de olsa tanışmışlığımız vardır. Sizi hatırlayamadım. Yaşlılığıma verin. Antrenör arkadaşlarımızın bir dernek çatısı altında toplanmalarının son derece doğru ve elzem olduğunu benim de tekrar etmem gereksiz sanırım. Siz yeterince net bir şekilde yazdınız. Sanırım dernek geçen yıl faaliyete geçmişti. Faal olması sevindirici. Yeni moda deyişle, endüstriyel spor anlayışının her branşta bizlerin kafasına ısrarla nakşedildiği, amatör spor düşüncesinin beynimizden çıkarılmak istendiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu anlayışın sadece popüler spor dallarını değil, bizim satrancımızı da kıskacına alması, beklenen, doğal bir sonuç. Karşımızdaki bu güç, spor'u bir sektör olarak kabul edip, kulüpleri şirket, seyirciyi müşteri olarak görmekte, ancak, bu sektörde alınterini veren sporcu, antrenör, malzemeci ve saymakla bitiremeyeceğimiz birçok emekçiyi yok farzetmektedir. Spor alanlarının arena olarak adlandırılması bile bizleri çalışan değil, köle olarak kabul ettiklerinin bir göstergesidir. Böyle bir dönemde sektördeki sendikaların yanında, derneklerin kurulması ve dayanışma içersinde olmaları son derece faydalı olacağı inancındayım.

90'lı yıllarda kurucusu olduğum derneğimizin yaşatılamamasının acısını hala yüreğimde taşırım. Siz genç arkadaşlarımızın bizim yapamadıklarımızı yapacağınızdan ve derneğinizi yaşatacağınızdan son derece eminim. Bu konuda Sendikamız adına üzerimize düşeni yapacağımızdan emin olun.

Saygı ve sevgilerimle.
Ara
Cevapla
#5

24 Ocak 1980 Ekonomik Paketiyle gelişen, 12 Eylül vasıtasıyla ülkeye dayatılan ve nihayet Özal dönemiyle "sevimli ve cazip" hale getirilen bu anlayış nedeniyle bugün Türk Tarımı Ve Hayvancılığı iflas etmiştir ya da ithalat spekülatörlerinin insafına terk edilmiştir.

Nereden nereye değil mi?

12 Eylül 1980 nire, TSF 2012 nire?
Siyaset niree, satranç nire?
Turgut Özal nireee, Ateş Ülker nire?

Sevgili Ateş Abi,

Senin bu sözlerle (belki de latife olsun diye) ortaya koyduğun anlayış, sözüm ona "serbest rekabet" anlayışıdır ama hiç de serbest olmayan ve yerli üretimi yok etmeye yönelik, dayatmacı, işkenceci , baskıcı bir anlayıştır.

Örneğin, anımsarsınız, önce et piyasasında örneğin, maliyetleri yükseltip fiyatları tırmandırdılar, sonra da bu fiyatları baskılamak için ithal Fransız danalarını ülkeye soktular. Yerli danaların kilosu 10 ise ithal danaların kilosu 5 lira idi. Yerli üretici buna direnmek için varını yoğunu satıp şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Bir kısmı da Fransız danalarına karşılık, İran üzerinden kaçak dana yurda sokmaya başladı. Her ikisi de masum Türk hayvancısını yoksullaştırıp kent varoşlarına sürdü... Kent varoşlarında ise onları tarikatlar bekliyordu. Bir lokma bir hırkaya razıydı "köyden indim şehire" diyenler... Kendilerinin "anasını belleyenlerin" aynı çevreler olduğunu bilmeksizin, varoşlarda az biraz hoşcana var olabilmek için tarikatların "lokma-i şeriflerine" razı oldu bu insanlar ve kendilerini yok eden iktidarları desteklemeye de devam ettiler. Şimdi ise hep beraber ağlıyoruz bu güzelim ülkeye!...

Yerli üretimin (siz bunu oyuncu olarak anlayın) var olma koşullarını ağırlaştırıp, alternatif olarak ithal ürünleri ülkeye sokmak! Bu sermaye spekülatörlerinin işidir! Bu ülkeyi mahvetmek isteyen emperyalizmin oyunlarıdır!

Bu ekonomik sürecin kendine özgü bir kültür(!) oluşturarak, bunu bir doktorun ağzından (şakadan bile olsa) bir yaklaşım biçimi, bir anlayış olarak ortaya koyması ne acıdır!...

Yani, aslında bu ayrı bir yazı konusu belki ve adı da şu olmalı idi: "Fransız Danaları Türk Öküzlerini Nasıl Yok Etti?!"

Nasıl ki yerli hayvancılığın yabancı hayvancılık karşısında tutunma şansı olmamışsa, yerli oyuncularımızın yabancı oyuncular ile rekabet şansı bir çok açıdan yoktur ve böyle giderse kaderleri Türk Öküzlerinden farklı olmayacaktır!
Ve bir zaman sonra diyeceklerdir;
"Ayın altında kağnılar giderdi",
o zamanlar niree, bu zamanlar nire?...
Cevapla
#6
merhabalar,

Hüseyin Bey'e katılmamak mümkün değil. Her konuda dışa bağımlı hale getirildiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Bu git gide artmaktadır. Üretim veya altyapı'ya yönelmek varken burda hazırı var buyurun hem maliyeti daha ucuz çağrılarına kanıyoruz milletçe. benzer örnekleri her sektörden çoğaltarak verebiliriz.
Günümüzde üretim yapmayan ülkelerin başına gelenleri hepimiz görmekteyiz.
başarıya ulaşmak için emek ve zaman harcamak durumundasınız... ha bir de parayla satın alabilirsiniz... tabii cebinizde para olduğu sürece...
Ara
Cevapla
#7
Yerlilerin fiyatını düşürmek için yabancı getirilmesi uygulamasına birçok alanda tanık oluyoruz.Benim mesleğimde de benzeri bir uygulama başlayacaktır.Tabii bu benzetmelerde Satranç ile Hayvancılığı veya diğer meslekleri karşılaştırmak pek doğru değildir.Satranç alanında hiç değilse gelen yabancıların kalitesi iyidir.O zaman bize düşen iş yerlilerin kalitesini yükseltmek olacaktır. Acı olan gerçek bazı yöneticilerimizin yerlilerin fiyatının yükselmesinden çekindiklerini söylemeleridir.Bir önemli toplantıda söylenmiş bir cümle bazan yıllarca unutulmaz.
Sorunlarımızı çözmek için önce örgülenmek gereklidir.Örgütlenmek mutlaka sendikaya benzeyen bir kurum oluşturmak anlamına gelmez.Birkaç kişinin biraraya gelip bu forumda sorunları anlatması da bir örgütlenmedir.Herşeyin bir başlangıcı vardır.Oyuncu,antrenör veya hakem,tüm yerli dinamiklerin sorunlarına çözüm arayan bir grup insanımız varsa sanal ortamda sendikal faaliyet başlamış demektir.
İkinci önemli sorun da temsil edilebilme sorunudur.Genel Kurulda yerli dinamikleri kim temsil ediyor?Bizim sorunlarımızı bilmeyenler bizi temsil ediyorsa bunun nedenleri nedir?
İşte böyle önemli soruların yanıtı aranınca yeterli durum değerlendirmesi yapmak mümkün olmaktadır.Sayfalar dolusu yazmaya gerek kalmamaktadır.
Ateş Ülker
Ara
Cevapla
#8
Sayın Ateş Bey; Satranç Antrenörleri Derneği yabancı oyuncuların ne kadar aldığıyla ilgili bir araştırma henüz yapmamıştır.Biz şuan için daha çok antrenörler üzerine yoğunlaşıyoruz.Antrenörlerin bir kısmı oyuncu tabiki ama antrenörlerin daha önemli sorunları olduğunu düşünüyorum.Bunun en başta geleni ise;antrenörlüğün bir meslek haline gelebilmesidir.Sigortasız,aylık kazancınızın değişken olduğu,yazın çalışma imkanı bulamadığınız dolayısıyla kazancınızın sıfıra düşme riskinin olduğu,gelecek kaygısı duyduğunuz bir işte kim çalışmak ister?
Bir çok satranç antrenörünün ortak kaygılarıdır bunlar.Öncelikle bunlara çözüm önerileri getirmeliyiz.


Antrenörlerle Türkiye Satranç Federasyonu arasında sımsıkı bir bağ kurulmalıdır.Seminerler ve kurslarla antrenörler geliştirilmeli,uygulanması gereken müfredat,sporcuya anlatım şekli ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.Türkiye satranç eğitiminin bir standardı olmalıdır.Satranç eğitim sistemini sıfırdan keşfetmemize gerek yok;Rus eğitim sistemi,avrupa veya çin incelenerek bize en doğru olanı hayata geçirilmelidir.Hatta bu kurslar sonunda federasyonla,uygun antrenörler arasında anlaşmalar yapılabilir.Uygun illerde federasyonun antrenör veya antrenörleri olmalıdır.Böylece başarılı antrenörlere sigorta sağlanabilir.Federasyon uygun gördüğü illerde şube açarak buradan gelir bile elde edebilir.Antrenörlerde burada sigortalı ve düzenli gelirle işini yapabilir.


Türkiye satrancı şuanda uç noktalarda hareket etmektedir.Piramidin tepesindeki kesim ve piramidin tabanındaki kesim.Federasyon tepedeki kısımla daha çok ilgilenmektedir.Bu işten para kazanan kulüp sahipleri,antrenörler veya satranç turnuva organize edenlerde genellikle 12 yaş altındaki taban kesimine konsantre olmuşlardır çünkü para kazandıran kesim bu kesimdir.Hal böyle olunca 1800-2300 arasındaki satranççılar kendi haline bırakılmıştır.bu kesimin katılabileceği turnuva yılda 4-5'i geçer mi sizce?İşin kötüsü de Türkiye satrancına yön verenlerde bu kesimdir aslında nasıl mı?Hemen hemen bütün antrenörler bu aralıktadır çünkü.(Hayatında satranç turnuvasına girmemiş,bir vakit 1. kademe antrenörlük belgesini almış kişileri saymıyorum ).Şu unutulmamalıdır ki,şuan piramidin tepesindeki olimpiyatta bizi en iyi temsil eden gençler bu kesimdeki antrenörler tarafından keşfedilip belli bir noktaya getirilmiştir.Her yıl yapılan yaş grupları şampiyonasına katılan sporcular nereden geliyor?Bu çocukları,velileri kim organize edip oraya getiriyor?Bu antrenörler olmasaydı Türkiye satrancı bu noktada olamazdı.Öncelikle antrenörler var olan güçlerinin farkına varmalıdır.Olimpiyatta yarışan gençlerimiz Antalya'nın yağmurlu,çamurlu,kızılay çadırlı yollarından geçerek bugünlere gelmiştir.2016 takımının 3 oyuncusunu tanıyorum,ilk antrenörlerini de tanıyorum onları ilk keşfeden bu antrenörleri olmasaydı bu başarılara imza atabilirler miydi?Yeni yeteneklerin keşfedilmesi ve doğru ellerde doğru işlenmesi için antrenörler el üstünde tutulmalıdır,geliştirilmelidir,desteklenmelidir.Çünkü geleceğimiz onların elinde.Peki antrenörlerin geleceği?Gelecek kaygısı olmayan bir işte ancak insan başarılı olabilir ve işini severek yapabilir.


Diğer bir önerim antrenör arkadaşlara olacak;satranççının doğası gereği olduğunu düşünüyorum,bir çok satranç oyuncusu içine kapanık yapıdalar,girişken değiller.Bulundukları ilde kendisinden daha kötü antrenörler ciddi paralar kazanırken,bu satrancı ve antrenörlüğü iyi olan kişiler girişken olmadıkları için hayata tutunmakta zorlanıyorlar.Onlara tavsiyem girişken olmaları,yıllardır verdiği emeğin karşılığını 1 haftalık kursa gidip aldığı belgeyle ortada gezinen kişilere kaptırmamaları.Her antrenörün bir cv si olmalı.İlk fırsatta bunu hazırlayın.Dışarıda gezerken gözünüze çarpan anaokulu,etüd merkezi tarzı satranç eğitiminin olduğu yerlere uğrayın yöneticileriyle görüşün cv nizi bırakın.Böyle şeylerden çekinmeyin.Size olumlu geri dönüşler olacaktır.



Bir önerimde özel okullarda öğretmenlik yapan arkadaşlarıma;Satranç antrenörleri özel okullarda genellikle sözleşmeli çalıştırılıyor.Gönül isterdi ki herkes kadrolu olsun ama bu şuan için çok az sayıda.Sözleşmeli olunca eğitim döneminde bir sorun yok fakat yaza gelince dersler bitiyor,sözleşme bitiyor.Bu 3 ay boyunca antrenör ne yapacak?Bunun bir çözümü ; başta okulla yaptığınız anlaşmada,yazın da para almanın olması ,bu olmuyorsa ders saat ücretinin daha yüksek olmasıdır.Yani baştan aylık bir rakam kafanızda olsun bunu 12 ile çarpın yani 1 yıl boyunca bu parayı alacağınızı düşünün sonra bunu 9'a bölün ve çıkan rakamı okuldan isteyin.Böyle şey olmaz diyen kişiler olabilir.Kendimden örnek vermek istiyorum en son çalıştığım özel okulda ders saat ücretim normal ders saat ücretinin 2 katıydı bu şekilde anlaşmıştım başta.Yazın para almıyordum ama yazın almam gereken paramı yıl içerisinde alıyordum onuda bankada tutuyordum.Herkese böyle denk gelmez diyenler de olacaktır.Onlara da diyeceğim gelin beraber olalım güçlenelim,haklarımızı beraber arayalım.
Cevapla
#9
Sayın Avni Bey;evet sizinle bir vakit tanışmışlığımız var,sanırsam 2 yıl önce Çanakkale turnuvasındaydı.Böyle bir konuyu gündeme getirdiğiniz için tekrardan size teşekkür ediyorum.
Cevapla
#10
Sevgili Fırat'ın antrenörler açısından dile getirdiği sorunlar önemlidir. Mevcut yönetim daha önceki seçim propagandalarında antrenörlere ilişkin bir çok söz vermişti ve işbaşına geldikten sonra bunların hiç birini tutmadı. Bu sözlerden birisi de örneğin "süt hakkı" denilen, bir çocuğun ilk antrenörünün, çocuğun daha sonraki başarılarından pay almasıydı. Bu yollu bir çalışma hiç olmadı. Örneğin bu yıl geçmişte ilk antrenörü olduğum üç ayrı çocuk, Türkiye çapında ikincilik, üçüncülük dereceleri paylaştı. Bunlardan dolayı dönüp de beni arayan, hiç olmazsa kuru bir teşekkür eden, velilerin dışında hiç kimse olmadı. "Seni kim yetiştirdi" diye bir soru sorulup da bana dönüldüğü hiç olmadı. Oysa bizim gençliğimizde bile bölgede "spor ajanları" olurdu ve doğru kaynaklardan beslenmek adına bu araştırmaları yapardı. Demekki 40 yıl önceden daha gerilerdeyiz... Antrenörlere dönük bu değininin satrancın diğer alanlarıyla da ilişkisini kurmak gerekir...


"Tabii bu benzetmelerde Satranç ile Hayvancılığı veya diğer meslekleri karşılaştırmak pek doğru değildir.Satranç alanında hiç değilse gelen yabancıların kalitesi iyidir."

"pek doğru değildir"?

Ne kadar doğrudur peki? Ya da ne kadar doğru değildir?

Eğer aldığınız nefes ile Amazonlar'daki bir yangın arasında bir ilişki kuramıyorsanız, senin bünyene giren bir mikrop ile ben kendi bedenim arasında bir bağ kuramıyorsam, analitik düşüncenin "her şey birbirine bağlıdır" ilkesini kavrayamıyoruz demektir. Bu durumda dünyayı daima eksik yorumluyor olacağız demektir. Olayları birbirinden yalıtarak ele aldığınızda, onların içerdiği çelişkilerin yönünü ve sonuçlarını kestirmekte daima yanılır ya da geç kalırsınız. Geç kalan zamanında gidene göre de daima geriliyor demektir. Hızlı gidene ise asla yetişmeniz olası değildir...

Cephede kazanılan zaferlerden sonra, 1923 İzmir İktisat Kongresinde boy gösteren "yabancı sermayeye muhtaçlık" ve baştan beri yabancı sermaye ile işbirliği yapan çevrelerin spekülasyonları ile bu ülkede önce Köy Enstitüleri kapatıldı.

Birileri o zamanda "pek doğru değildir" dedi...

Sonra "Marshal Yardımları" geldi...

"Borç alan buyruk da alır" dedi birileri, birileri yine "pek doğru değildir" dedi.

"Sizin üretmenize gerek yok, siz ham maddeyi bize verin biz sizin yerinize üretiriz" dedi borç verenler...

"Bu bizim için ölüm" dedi birileri, birileri yine "pek doğru değildir" dedi.

Türk Sanayisinin cenaze namazı kılındı Washington'da, ellerini önüne ilikleyip saf durdu işbirlikçiler...

"Haşhaşı ekmeyeceksin"
dedi Amerika, "Ekerim" dedi birileri, birileri yine "pek doğru değildir" dedi.

Sonra pamuk, sonra tütün, sonra pancar, "bunlara kota uygula" dedi birileri, "kotunu da otanı da, seni başımızda tutanı da" dedi birileri, birileri "pek doğru değildir" dedi.

Biz çocukluğumuzda kaynatır yerdik "kuş gribi" dedikleri hastalığı!!... Tonlarca kümes hayvanlarını diri diri toprağa gömdürdüler bu ülkede. Keçilerimizi "ormana zarar veriyor" dediler. Keçiler koyuna dönünce bu kez de yakmaya başladılar ormanlarımızı. Sonra sularımızı hapsetmeye başladılar. Sonra çocuklarımızı. Tohumlarımızı çaldılar.

Birileri "Bu doğru değil" dedi, birileri "pek doğru değildir" dedi, birileri "Doğru" dedi.

"Bana dokunmayan siyaset bin yaşasın"
dendi yıllarca...

Böylelikle bu ülkenin önce sanayisini vurdular. Sonra eğitimini vurdular. Sonra tarımı sonra hayvancılığı. Sonra ne kadar Kamu İktisadi Teşekkülü varsa onları vurdular. Bu ülkeyi geleceğe taşıyacak ne varsa vurdular. Yani bu ülkede ÜRETİMİ VURDULAR!

"Yerli Malı" haftalarımızda artık kola ve hamburger tüketiliyor.



Üretimi olmayan bir ülkenin İhracatı olmaz. İhracatı olmayan bir ülkenin ithalatı karşılıksızdır! Ancak ülkenizi satarsanız o başka! Satarken yandaşlarınıza yan katarsanız, biraz da cebe atarsanız o başka...

Şimdi yaşadığımız nedir?
Ülkede olmayanı dışardan satın almak!
Ekonomik alanda dışa olan muhtaçlığımız nasıl ki bizi dışardan almaya zorluyorsa, kültürel alanda, siyasi alanda, sportif alanda bizde olmayanları da dışardan almak zorunda kalıyoruz.

Dışardan gelenler tabiki bizim kavruk sanayicimizin ürettiğinden daha iyi gözükecek ve tabi ki dışardan gelen "satranç ürünleri" Ateş Ülker'in gözüne nispeten daha iyi görünecek. 30 yaşında bir doktor olsaydı Ateş Ülker, dışarıdan doktor getirme projesine bu denli iyimser bakamayacaktı.

Bu ülke işgal altındadır ve bu işgal artık kendine ait bir kültür de yaratmıştır. Çünkü kültür bir üst yapı kurumudur ve üst yapıyı daima alt yapıdaki üretim ilişkileri belirler. Bu işbirlikçi kültürün şekillendirdiği kafalar ile olayların ayırdına varmak asla olası değildir.

Minicik çocuklarımızın lisanslarından elde edilen gelirlerin hangi egoların sevdalarına meze olduğunu sorgulamadan varılacak bir yer yok!

"Satranç alanında hiç değilse gelen yabancıların kalitesi iyidir." diyerek Kendimizi avutmayalım. "Satranç alanında gelen yabancıların" geldiği ülkelerde "eğitim, sağlık, güvenlik" ücretsizdir. Oralarda "sosyal devlet" olmanın hükümleri geçerlidir ve sosyal devletin var olduğu bir ülkede yurttaş olmanın bilinci hakimdir toplumsal alanda. Sizin ülkenizde ise yaşama hakkınız bile size satılmaktadır. Doğmamış çocuğun geleceği ipotek altındadır. Her Türk çocuğunun 8-10 bin dolar borçla doğduğu bu ülkede yurttaşlık bilinciniz yoktur. Yurttaşlık Dersleri sınıfta kalmıştır... Birey olma bilinciniz yoktur. Bizim ülkede ergenlik sınırı 60 yaştır dersek yalan olmaz, ama o ülkelerde ana karnındaki cenin birey olmanın tüm haklarından yararlanmaktadır. O ülkelerde "rahip-hatip" okulları dayatılmaz 10 yaşındaki çocuğa. İsa'nın hayatı, Meryem'in kocası ve bir dizi teoloji zırvalıkları değil, felsefenin aydınlığı karşılar çocukları o yaşlarda o ülkelerde...

Bu ülkede doğan bir çocuğun Gürcistan'da doğan bir çocukla eşit koşullara sahip olduğunu söyleyemezsiniz. Ermenistan karşılaştırmasını Erşan GÖKERMAN koymuş oraya. Dikkatli okuyun. Tek açıdan değil, tüm yönleriyle okuyun. Tersten okuyun. Düzden okuyun. Aradan okuyun, yandan okuyun.

Haa baştan beri soruyorsunuz belki: Gelen yabancılar, bilgi getiriyor, teknik getiriyor, bunlara verilen para yabana gitmiş sayılmaz ki?
Ben diyorum ki, onların getirdiği bilgiyi tekniği alabilecek kafa yetiştirmiyorsunuz siz! Bizim koşullarımızda yetişen çocuklar Pavlov'un şartlı refleksini anlatan köpekler gibidir. Çünkü bizim ülkemizde "ağaç yaşken eğilir", oysa o ülkelerde ağaç yaşken doğrulur!

"Küresellşeme" ideologlarının "tam bağımsızlık" kavramına karşı dayattığı "Bağımlılık" teorileri doğrultusunda yabancı sermaye ülkemizde rahatça dolaşmaktadır. Küreselleşmenin getirdiği "özgürlükler ve girişimler" sermaye çevrelerine ait özgürlükler ve girişimlerdir. Türkiye'de dolaşan yabancı sermaye ile Türkiye dışında dolaşan Türk sermayesi aynı haklara sahip değildir. Çünkü aynı güce de sahip değillerdir! Biz yabancı sermayenin boyunduruğu altında ülkemizi ileriye götürecek tüm girişimlerden mahrum edilmiş vaziyette TÜKETİCİ bir toplum haline geldik. Bu koşullarda alt yapı ve yatırım yapma olanağımız yoktur.

"Tam Bağımsızlık" artık ölmüş bir düşünce değildir. Ülkelerin birbirlerine olan muhtaçlığı çerçevesinde işbirliği yapmaları, bağımsızlık fikriyatını öldürmez, aksine güçlendirir. Çünkü bir ülkenin bir başka ülke ile yardımlaşabilmesinin koşulu, kendi öz gücü ile ayakları üstünde durabiliyor olmasından geçer. Nasıl ki iki insan arkadaş olabilmek için üç aşağı beş yukarı denk olması gerekiyorsa, ülkeler de böyledir. Bu yüzden tüm sorunlarımızın çözümü, öncelikle her alanda tam bağımsız davranabilmekten geçer. Evrensel ölçülerde söz sahibi olabilmeniz için, yerel ölçekli işlerinizde kendinize yetebiliyor olmanız gerekir. Uluslararası arenaya çıkarken, bu arenada ben de varım diyebilmeniz için, gerçekten kendi sınırlarınız içinde bağımsız olarak VAR olabilmeniz gerekir. Nar Taneleri gibi tıpkı... Hem kendi başına hem de bir arada!...

Türk Satrancı öncelikle kendi ülkesinde var olmak zorundaydı.
Kendi çöplüğünde ötemeyen horozun başka çöplüklerde yaşama hakkının bile olmayacağı aşikardı ve bu nedenle Türk satrancının son yılları kayıp yılardır. Federasyonun gelirleri doğru bir perspektif ile, doğru yerlerde harcanmamıştır. Peki doğru bir perpektifi ile doğru davranışı nasıl mı yakalayacağız?

Önce kendimiz ol'acağız! Herkes bulunduğu yerden kendisini ve çevresini, bulunduğu yerin yerel dinamiklerini, kendinin ve o yerin gereksinimleri doğrultusunda bir araya getirecek. Bunların bireşiminden ülkesel planda yapılması gerekenleri ortaya koyacağız. Yani işe kendi beynimizden başlayacağız!

"Satranç alanında hiç değilse gelen yabancıların kalitesi iyidir." diyorsunuz...

Bu koşullarda milli takımın başına Gari Kasparov'u getirseniz bile kar etmez! Çünkü onu verdiklerini alacak beyinleri yetiştirecek maddi ortamdan yoksun durumdasınız. Sizin maddi koşullarınız (tesisleriniz, antrenörleriniz, örgütlenmeniz ve yönetim anlayışınız) kendi koşullarınızda ejderha olsa da, uluslararası ölçekte ancak şapşal yetiştirir!

"Gari Kasparov'u getirseniz bile kar etmez" dedim, ama bu getiriş ve götürüşlerden kesinlikle kar edenler olur, o da asla bu ülkenin çocukları olmayacaktır!

"Getirdiklerinizi götürün" ve "Hesap sorulacak güne merhaba" diyerek ayrılayım...
Cevapla
#11
Hüseyin bey biraz uzun yazıyor.Kimsenin tam okuyabildiğini sanmıyorum.Ben yabancı getirilmesine başından beri karşı çıkıyorum.Ama bunun devam etmesini isteyen kulüp yöneticilerimiz var.Onlar "liglerde oynayan yabancı sayısı azaltılırsa yerlilerin masrafı artar"düşüncesinden kaygılanıyorlar.Benim esas söylemek istediğim budur."Pek doğru değildir"sözünün dayandığı iki gerekçe vardır.Birisi eski deneyimlerim bana temkinli yazmayı öğretmiştir.Çünkü ben de Hüseyin bey gibi her an mahkemeye gidecek yazılar yazıyorum.İkincisi hayvancılık,spor ve hekimlik alanlarındaki sorunlar ne kadar benzer olsa da arada önemli farklar da vardır.Örneğin hekimlikde yabancı getirilmesi yerlilerin aldığı ücretleri geçici olarak azaltabilir.Ama bir süre sonra yerlilerin değeri ortaya çıkacağından değişen birşey olmayacaktır.Satranç alanındaki durum ile bunu kıyaslamak pek doğru değildir.
Bu kutuda en önemli soru Avni beyin kullandığı başlıkla ilgilidir.Yanlış antrenör atamaları bizim Satranç alanında mı olmaktadır?Okuyucular bunu bizde atamalar oluyor şeklinde algılayacaktır.Spor federasyonlarına verilen antrenör kadroları mı vardır?Bizim Federasyon bu kadroları almamış mıdır?Bu soruları herkesin anlayabileceği bir dille yanıtlarsak Topluma hizmet etmiş oluruz.Ben karşımdaki insanı eleştirmeden önce sonuna kadar dinlemeye çalışırım.Ayrıca sevmediğim kimseyi de pek eleştirmem!Çünkü anlaşamayacağımızı bildiğimiz kimseyi eleştirmek pek doğru değildir.
Salepçi'nin yazdıklarına hiçbir itirazım yoktur.Bazı mesajlarında hemen hemen benim yazdığım görüşlerin aynısını yazmaktadır.Salepçi'nin yazdığı birçok mesajın altına imzamı atarım.Kendisi eğer bir Satranç antrenörleri derneğinin var olduğu mesajını veriyorsa buna sevinmemiz gerekir.Bu takdirde bu Dernek var olduğunu belli etmelidir.
Piramidin orta kesimlerinin bakımsız bırakıldığı konusunda aynı düşüncelere sahibiz.Bu bölgeye bakacak bahçıvanlar bulmak gereklidir.
Ateş Ülker
Ara
Cevapla
#12
"Vaktim yoktu o yüzden uzun yazdım" demiş eskilerden birisi..

Kısacık yazacak uzun zamanımız yok... Bir diğer konu da kısa yazınca hiç okumuyorlar!
Çok uzun yazmaktan ben de rahatSIZIM!...
Cevapla
#13
merhabalar,

Hüseyin Bey'in yazısı için tebrik ederim. yazının bütününe katılmakla birlikte
aşağıdaki ifadesi bir başka anlamlıdır.

Alıntı:Önce kendimiz ol'acağız! Herkes bulunduğu yerden kendisini ve çevresini, bulunduğu yerin yerel dinamiklerini, kendinin ve o yerin gereksinimleri doğrultusunda bir araya getirecek. Bunların bireşiminden ülkesel planda yapılması gerekenleri ortaya koyacağız. Yani işe kendi beynimizden başlayacağız!

Biz kendimiz olmadıktan sonra başarı veya başarısızlığın hiç bir önemi yok. yarın bütün spor dallarında dünyanın en iyi sporcularını transfer etsek ve hiç Türk oynatmasak "Türk Milli Takım" kavramı nasıl var olacaktır? Nasıl göğüsümüzü kabarta kabarta biz şampiyon olduk diyebileceğiz?

Beni asıl gururlandıracak olansa Türklerden oluşan bir takımın turnuva başlangıç sıralamasındaki sıralamadan daha yukarda bir yerde bitirmemizdir. Bu 150.nci başlayıp 149.ncu bitirmiş olsak da geçerlidir. Bu şekilde en azından evet biz başardık diyebileceğiz.

Saygılarımla,
Ara
Cevapla
#14

Düşünceleriniz gerçektende doğrudur öğretmenim. Federasyonun ne yazıkki bu konuda biraz sorumsuzluk yaptığı düşüncesindeyim bende.
Ara
Cevapla
#15
Sayın Fırat Salepçi'yi kutluyorum. Sadece bu forumda değil, şimdiye kadar okuduğum hiçbir satranç yayınında bir antrenör, düşüncelerini bu denli samimi bir şekilde paylaşmamıştı. Fırat Bey'in bu yazısı bana göre son derece değerlidir.

Oyunculukta belli bir düzeyi aşmış hiç bir antrenör, çalışma prensiplerini bu denli dürüstlükle dile getirmemiş, geçim kaygısının kararlarını nasıl etkilediğinden bahsetmemişti. Antrenörlerin CV hazırlamaları gerekliliği, harika bir öneridir. Aynı zamanda bu, antrenörlerin iş bulma oranını artırabilecek somut bir yol gösterme şeklidir.

Başka bir başlıkta antrenörlerin sessizliği "uyumalarına" bağlanmış. Keşke sizin kadar iyimser olabilsem. Bence sessizlik uyumaktan değil, "uyanıklıktan" kaynaklanıyor.

Nasıl mı? Dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım:

Oyunculukta herşey açık seçik ortadadır. Satrancınızı oynarsınız, aldığınız sonuçlara göre iyi-kötü bir performans puanı edinirsiniz: UKD ve(ya) ELO. Bu puan sizin kuvvet dereceniz hakkında kamuoyuna somut bir bilgi verir. Atıp tutamazsınız bununla. Kuvvetiniz ortadadır. 1500 ELO'ya sahip olduğunuz birisi 2600'lük bir GM'yi yendiğini söylese, muhtemelen gülersiniz.

Ne var ki antrenörlük becerileri maalesef gizlidir. Esasında bunlar da açıklığa kavuşturulabilir. Bir değerlendirme sistemi kurulabilir. Bu öneri, tabii ki başka bir yazının konusudur. Burada detaya girmeye gerek görmüyorum. Birçok meslektaşım başarısızlıkları görmezden gelmekte, başarıları ise abartarak anlatmayı sevmektedirler.

Burayı velilerin ve antrenör arayan kurumların da okuduğunu varsayarak şunu açıkça ifade ediyorum: Antrenörünüzün ELO ve UKD gücünü araştırın. Vakit geç olmadan yapabileceğiniz en iyi araştırma budur. Gizli bir beceriyi ölçmenizin imkanı yoktur, eldeki somut verileri kullanmak zorundasınız. Belli standartlar gelene kadar (ne kadar ümitliyim!) yapılabilecek en iyi şey, mümkün olduğunda güçlü oyuncuların antrenörlüğünden yararlanmaktır. Öyle veliler ve kurumlar biliyorum ki, bir yıldır antrenörle çalışmalarına rağmen UKD nedir, ELO nedir bilmiyorlar. Bir fanus içerisinde kurulmuş olan iletişim, sadece kulaktan dolma bilgilerin aktarımını sağlamış. Veli gerçek dünyayla yüzleşince bile "eskinin hatırı kırılmasın" diye yeni bir antrenörle açlışmaktan çekiniyor. Bunlar hep şahit olduğum örnekler.

Şeffaflık olmadan hiçbir yere varılamaz. Oyunculuktaki şeffaflık, antrenörlüğe sirayet etmelidir. İş gücü olarak, ücret olarak, sonuçların objektif değerlendirlmesi olarak bunu sağlamalıyız.

Bu konuda yazacaklarım bitmedi.
Ara
Cevapla
#16
Spor bir şampiyonluk olayı değil,
insana özgü bir yaşama olayıdır,
bir kültür olayıdır.

Sporların en soylusu atletizmdir. Atletizmin en soylu yarışı da 100 metre yarışlarıdır
Şimdi Can Yücel’in, MARENOSTRUM adlı şiirine değinmeden olmaz…

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama
Aşk Olsun Sana
Aşk Olsun Çocuk...

Lütfen Satrancı spordan ayırıp, farklıyız düşüncesini öne sürmeyelim. İnsanların ne amaçla spor yaptıklarını, bundan ne kazanımlar elde etmeye çabaladıklarını ve sonuçta ne elde ettiklerini düşünelim.

Kendi sorunlarımızı genel spor anlayışıyla yorumlayıp, çözümlerini de bu yönde arayalım.
Ara
Cevapla
#17
Sayın Ateş Beyin ifade ettiği gibi, bu konu önemli konudur. Sayısal olarak tüm Federasyonların toplamı kadar Antrenör sayısına ulaşmış bir Federasyonun Spor Müdürlüklerinde sadece bir tane Satranç Antrenörü kadrosuna sahip olması ( o kadro da emeklilik nedeniyle boşalmış, akibeti de meçhuldür. Kadro Ankara İl Spor Müdürlüğü uhdesindeydi.) son derece düşündürücü ve üzüntü vericidir. Ayrıntılara girip vakit harcanaya değmez. Öncelikle bu sorulmalıdır. Buna yanıt alınır, tatmin edilirsek. o zaman diğer konuları tartışalım derim.
Saygılar.
Ara
Cevapla
#18
Sonuç olarak hepimiz iyi niyetle yüreğimizdeki satranç sevgisiyle bu satırları yazıyor ve en iyiye ulaşmayı arzu ediyoruz. Hiçbirimizin iyi niyetinden şüphemiz yok. Birer tuğlamız olsun istiyor ve 300 bini aşan genç sporcularımıza önlerindeki engelleri aşmaları yolunda yardım etmek istiyoruz. Bu da bizim en doğal hakkımız. Çünkü içlerinde kendi çocuklarımız ve torunlarımız da var. İdari mekanizmalarda kim olursa olsun, ömrümüz ve gücümüz yettiğince hepimizin bu konuları konuşup, paylaşıp, çözüm üreteceğine inanıyorum. Sonuçlandırıp çocuklarımızın önlerini onların açacağına inanıyorum.
Ara
Cevapla
#19
Avni Bey, kusura bakmayın ama peşpeşe gönderdiğiniz mesajlarda bir anlam bütünlüğü göremedim. Neyi ifade etmeye çalıştığınızı anlayamadım, beni bağışlayın lütfen.


Kaldığım yerden devam edeyim:

Antrenörlük standardı gelmeden bir arpa boyu yol kat edebileceğimizi sanmıyorum. Standartlar ister istemez çeşitli kısıtlamalar içerecektir.


Örneğin, 1. Kademe (Yardımcı) Antrenör, MEB dışında çalışamaz diye bir kısıtlama getirilebilir. Buna ilaveten, UKD'si olmayan hiç kimsenin 1. Kademe Antrenör bile yapılamayacağına inanıyorum.

Örneklere devam, 2. Kademe Antrenörlük için 3 ya da 5 yıl aktif olarak çalışmış olma şartı getirilebilir. Bilgi içeren gerçek sınavların yanı sıra, antrenörlükte 2. kademeye geçmek isteyen adayların, yılda en az iki turnuvaya katılması zorunlu tutulmalıdır. Madem ki antrenörlükte iddialı, bir kişi önce elindeki kitleyi neye hazırladığını bilmeli. 2. kademe olduktan sonra MEB'le ilgili sınırlama ortadan kalıdırılabilir.

Sesli düşünmeye devam: 3. kademe olabilmek için asgari 2000 ELO ya da UKD şartı getirilmeli. Bu kademeye erişebilmek için, yine 3 ya da 5 yıl aktif olarak 2. kademe görevi yürütülmesi şartı koşulmalı.

4. kademe olabilmek için hem 2200 ELO ya da UKD gibi bir düzey belirlenmeli, hem de 3. kademede belli başarıların kazanılmış olması şartı aranmalıdır. Yabancı dil bilgisi düzeyi, burada ya da 3. seviyede kanıtlanması gereken bir noktada bulunmalıdır.

Ancak böyle böyle antrenörlük belgelerinin saygınlığı olur.

Ayrıca, birçok kişi 70.000 satranç antrenörü çok normal bir sayıymış gibi değerlendirmelerde bulunuyor. 70.000 gibi bir rakam, bırakın satrancı, futbolda bile yoktur. Kendimizi kandırmayalım, bu tip sayılar kuru bir kalabalığı ifade eder. Antrenör gömleği giydirilmiş birçok kişi, üst üste iki mantıklı hamle yapamayacak kadar satrançtan uzaktır.

Sayıyı çok göstererek daha fazla hak ya da kadro sahibi olamayız. Az sayıda bile olsa nitelikli, kendini geliştirmiş, ne istediğini bilen ve bunu nasıl dile getireceğini bilen bir kitle, çok daha fazla hak sahibi olur.

Bitmedi, fırsat buldukça sesli düşünmeye devam edeceğim.
Ara
Cevapla
#20
70 bin Antrenör'ün 4 günlük eğitimi eleştirilmekte, yetersiz bilgiye sahip oldukları sık sık söylenmekte.

Peki, 4 günlük eğitimle 2.kademe atlanılıp, 3.kademe Antrenörlük belgesinin veriliş şekli niçin eleştirilmiyor. Ben onu anlatmak istedim. Bu arada Antrenörlerimizin diğer sorunlarını da daha evvel yazdığım notların arasına serpiştirdim. Bunda anlaşılmayacak bir konu olmadığını sanıyorum. Yine de açıklamama muhtaç bir husus var ise size yazarım. Bu arada ilginize son derece teşekkür ederim. Aslında aynı konulara parmak basıp, aynı düşüncelere sahibiz, ama belki de bu sanal ortamın yarattığı alışık olmadığım
tarzdan dolayı birbirimizi zor anladığımız kanaatindeyim. Ben sizi çok iyi anladım.
Selamlar
Ara
Cevapla




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi