"Ethem Sen Neden Buradasın"
#1
“Ethem Sen Neden Buradasın?”

İsmet Özel’in “Waldo Sen Neden Burada Değilsin” kitabını okuduğumda 20 yaşındaydım.

Kitabın isminde geçen Waldo Emerson’a, “Waldo sen neden burada değilsin” diye soran arkadaşı Henry Thoreau, hayatı boyunca hiç evlenmemiş, oy vermemiş, kiliseye gitmeyen, et yemeyen ve gücünü tabiattan aldığına inanarak, her türlü silahı reddeden bir anarşisttir. Kendine ait herhangi bir malı mülkü bulunmayan Henry Thoreau, muhtemelen hayli cüzi miktarda olan vergisini ödemeyi de reddettiği için, hapse atılır. Arkadaşı Waldo, onu hapishanede ziyarete gelir ve Henry’e sorar:

“Henry sen neden buradasın?”

Henry’nin yanıtı ise başta İsmet Özel olmak üzere daha pek çok düşünüre ilham olacak cinstendir:

“Waldo sen neden burada değilsin?”


Eski bir sosyalistken, sonraları müslüman olan ve bu dönüşümü “hangi sebeplerle sosyalist olduysam, aynı sebeplerle müslüman oldum” diye açıklayan ve en basit tanımlamayla “solcuların vazgeçemediği, sağcıların kabullenemediği adam” olarak bilinen İsmet Özel, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin” kitabında, neden kendine böyle bir yol çizdiğini ve aslında nerede durduğunu ayrıntılarıyla izah eder.

Bilhassa “Waldo Sen Neden Burada Değilsin”i okuduktan sonra, hayatı boyunca kişilere ve olaylara göre değil, inandığı ilkelere göre durduğu yeri tayin etmeye çalışan bir adam olarak, hayata bu açıdan bakan İsmet Özel gibi bir sosyalistin, ilkelerinden taviz vermeden müslümanlığı kabul etmesini hiçbir şekilde yadırgamadım.

5 yılını amatörce, 10 yılı aşkın süresini de lisanslı olmak üzere toplam 15 senedir satranç oynuyorum.

22 yaşındayım ve doğduğumdan beri bu ülkede yaşadım.

Satranç camiasının da, Türkiye’nin de neredeyse tüm sorunlarının temel kaynağı olarak, ülkede yaşayan çoğunluğun “ilkelere göre değil, duruma göre” yolunu çizen bir topluluk olmayı alışkanlı haline getirmesi olarak görüyorum.

Bu ülke, senelerce hep birilerinin boyunduruğu altında ezilen insanların “nabza göre şerbet verme” hususunda ustalaştığı bir ülkedir.

Bu ülke, “gidene ağam, gelene paşam” diyen insanların ülkesidir.

Bu ülkede insanların pek çoğunun en önemli ilkesi, ilkesizliktir!

Pragmatik insanların ülkesidir Türkiye.. Bu coğrafyada pek çok insan hayatta kalabilmek için yalnızca yaşadığı ana odaklanır, günü kurtarır, dünü unutur ve yarını satar. Yarın geldiği zaman ise dün yine çoktan unutulmuş, bir şekilde yarın da kurtarılmış ve bir sonraki yarın da çoktan satılmıştır.

İlkelere ve yarına değil, somut çıkarlara ve bugüne inanırız.

Kendi oylarıyla iktidara getirdikleri başbakanları asılırken sessizce evlerine çekilen ve darbeden sonra mağdur partinin devamı olarak gördüğü oluşumu tek başına iktidara getiren bir halkın, bu hazin durumunu ilkesizlikten başka neyle izah edebilirsiniz?

Ülkenin kaderini etkileyen bir genel seçimde de, biraz dikkatli baktığınızda satranç federasyonu başkanının belirlendiği kısa bir seçim döneminden önce de, hatta bir mezrada yapılan muhtarlık yarışında da aynı ilkesizliği görebilirsiniz.

Böyle bir toplumun içinde yaşamayı kabullenemeyen, alışmamakta ve dönüşmemekte ısrar eden biri olarak, Antalya’da hangi satranç kulübüne gitsem, çocukluğumdan beri tanıdığım dostlarımdan, hocalarımdan yaklaşık beş senedir hep aynı soruyu duyuyorum. “Ethem” diyorlar.. “Sen neden Türkiye Satranç Federasyonu başkanı aleyhinde bu yazıları yazıyorsun?”

Sonuçta bir bakıyorsunuz, federasyonun disiplin kuruluna, üstelik tedbirli olarak sevk ediliyorum..

Ve karşıma çıkan herkes bana “Ethem, sen neden buradasın” diyor..

Ben de onlara “Siz neden burada değilsiniz?” diyorum..

Mesela biz küçükken, il yarışmalarında derece yapan sporcuların Türkiye şampiyonasında yarışmak için ceplerinden para harcamalarına gerek yoktu. Çünkü federasyon onların tüm konaklama, yol vb. giderlerini karşılardı.

Ali Nihat Yazıcı Bey sonraları bu durumu değiştirdi.

“Dereceye girenin parasını biz karşılamaya devam edeceğiz, ama parayı yatıran herkes Türkiye şampiyonasına gelebilir” dedi.

Aslında bu haliyle bile, mevcut durum gerçek bir adaletsizlikti! Çünkü yoksul ve varlıklı insanların çocukları aynı elemeye giriyorlar, fakirler yalnızca kazandıkları takdirde şampiyonaya giderken, zenginler kaybetse de paranın gücü sayesinde yine yarışmaya katılmaya hak kazanıyorlardı..

Yani fakirin kazanması başarısına bağlıyken, zenginin kaybetmesi mümkün değildi.

Bu kuralın üzerinden bir veya iki yıl geçti. Bu duruma karşı, camiadan yeterince ses çıkmayınca Ali Nihat Yazıcı yeni bir kural daha getirdi:
“İlinizde düzenlenen yarışmada kaçıncı olursanız olun, Beş Yıldızlı Otelde düzenlenen Türkiye Şampiyonasına katılmak için tüm masrafları kendiniz karşılamak zorundasınız!”

Bu açıklamayla şehirdeki sözde “eleme yarışması” anlamsız kalmış oldu. Çünkü yarışmada kimsenin elendiği, kimsenin bir hak kazandığı yoktu. Parası olan zaten gidiyor, parası olmayan evinde oturuyordu. Bu sefer de eleme yarışmasına önem kazandırmak için şu kural geldi:

“İlinizdeki yarışmaya katılmadan, Türkiye Şampiyonası’na katılamazsınız.”

Yani yarışmaya katıl, sonuncu ol, paran varsa Türkiye şampiyonasına git.
Veya yarışmaya katıl, birinci ol, paran yoksa orda kal.

Şimdi bu yazıyı, satranç camiasının dışından, eli vicdanında bir insan okuduğunda anlattıklarımın gerçek olamayacağını, bunun senelerdir aynen böyle sürdürülemeyeceğini düşünebilir. Ancak anlattıklarım tamamen doğrudur. Zaten bu yüzden satranç, artık zenginlerin sporu olmuştur.

Hatta biz çocukken, turnuvalar Kemer’de düzenlendiği sırada, Antalya’daki durumu iyi olmayan satranççı arkadaşlarım, her gün Kemer’e otobüsle gidip gelerek bu turnuvalara katılmaya başladılar. Antalya’da birinci olmuş çocuklar, maddi durumu olmadığı için turnuvaya hergün otobüsle gidip geliyorlar ve bazı hocalar, dereceye giren dört beş tane öğrencisini büyük bir özveriyle, her gün kendi arabasıyla Kemer’e götürüp getiriyorlarken, dereceye giremeyen, il yarışmasında bu çocuklara karşı maçlarını kaybetmiş çocuklar, babalarının parası sayesinde beş yıldızlı otelde konaklayarak satranç oynuyorlardı. Ve bu iki çocuk Türkiye Şampiyonası’nda karşılaştıkları zaman, uykusuz, yol yorgunu, açık büfeden faydalanmak yerine evden getirdiği peynir, ekmek ve domatesle beslenen çocuktan maçını kazanması bekleniyordu!

(Merak edenlere söyleyeyim, dereceye girerek o yarışmaya katıldığım da oldu, parayı yatırarak da.. Öyle veya böyle hep açık büfe tarafında yer aldım. Ama bu durum çocukluğumdan beri hiçbir zaman içime sinmedi. 2008 yılında bu durumu “Ali Nihat Yazıcı’ya Açık Mektup” adı altında yazmıştım.. Linki tıklarsanız, yazının devamında “dört kişilik bir ailenin satranç masrafı” gibi, konuyla ilgili garip tespitlerimden birine ulaşabilirsiniz. Göreceksiniz ki maalesef 4 yılda hiçbir şey değişmemiş! )

Ancak durum, öyle Antalya’dan gelip gidenler için de böyle kalmadı ve federasyon, parası olmayanı ezme konusunda kendini yeterince başarılı görmemiş olacak ki, bu duruma da yasak koydu. Yeni bir kural daha geldi:

“Bu turnuvada yarışacaksanız, bu otelde kalacaksınız” dendi.

Gerekçe? “Gerekçe güvenlik!” imiş..

Federasyonun özgür bir ülkede velileri başka yerlerde kalmaktan men etme hakkının olmadığı, bazı velilerin hukuk mücadelesi sonucunda ispatlandı ve en azından bu skandal karar mahkeme tarafından iptal edildi.

Ancak federasyonun vazgeçmeye niyeti yoktu. Bu sefer de federasyon tarafından şöyle bir çözüm(?!) üretildi:

“Başka yerde kalıyorsanız, ek ücret (hava parası) vererek turnuvaya katılabilirsiniz..”

Fakat bu durumda bile, federasyonun kalmak zorundasınız dediği otel o kadar pahalıydı ki, şehir dışından gelen bazı kafileler, az ilerdeki ve yine beş yıldızlı otellerde kalıp, ek katılım ücretini ödemeyi kabul ederek turnuvaya dahil oldular. Ve yaklaşık on sene geçti, hâlâ bu uygulamaya devam eden pek çok kulüp var.

Sonuçta federasyon parası olanları satranca çekti, onlara (bizlere) otel odalarını kazık fiyattan sattı, bizleri birer sporcu olarak değil “müşteri” olarak görmeye başladı. Yoksul insanları da bu sporun dışına itmeyi büyük ölçüde başardı!

Oysa Kasparov “ yetenekler Dünya’nın her yerine eşit biçimde dağıtılmıştır, mühim olan onları bulup işlemektir” diyordu… Ali Nihat Yazıcı ise bu sözü şöyle değiştirdi: “Yetenekler, Dünya’da yeterince parası olan insanların yaşadığı bölgelere eşit olarak dağıtılmıştır”

Şimdi birileri kalkıp 12 yılda şöyle oldu böyle oldu diye konuşuyorlar..

Açıkçası Ali Nihat Yazıcı yönetiminin 12 yılda yaptığı hiçbir şey, ortada bu ayıp varken umurumda değil.

8-10 yaşındaki çocukları yarıştırıp, onlara “ey çocuklar, sonunda kaçıncı olursanız olun, aranızdan parası olanı şampiyonaya gelebilir” demeleri, bence bu çocuklar için çok büyük bir travmadır.

Öyle çok varlıklı bir ailenin çocuğu değilim, fakat belki o dönem arkadaşlarıma nispeten şanslı gruptaydım, istediğim sürece Türkiye şampiyonalarına hep katıldım, ancak Antalya’da, satrançtaki en yakın arkadaşlarımla yarışırken, onların maddi durumu ortadayken onlarla bu koşullar altında maç yapmak, inanın çocukluğum boyunca benim için de travma oldu.

(Üstelik eleme yarışmalarında genellikle derece yapan bir çocuk olmama rağmen, kendimi bu koşullarda hep kötü hissettim. Çünkü arkadaşlarımla aynı şey için yarışıyorduk, ama turnuva nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, onların akıbeti belli değildi, ama ben nasılsa derece yapmasam da büyük turnuvaya gidecektim… İşte hepimiz için yaşanan bu travmalardan yıllar sonra, o çocukların arasından değilse de, sonuçta o nesilden bir “şiddetli bir Ali Nihat Yazıcı muhalifi” çıkmasını hiç kimse garip karşılamamalı... )

Ali Nihat Yazıcı bu ülkenin yoksul evlatlarına “siz satranç oynamayın veya sadece kendi aranızda oynayın” dedikten sonra, üstelik çıkıp “biz satrançta devrim yaptık” diyorsa, kimse kusura bakmasın benim gözümde sonsuza kadar hep aynı yerde kalacaktır.

(Senelerdir hep düşünürüm. Mesela Ali Nihat Bey’in küçük kızları il yarışmalarında derece yapsalardı ve maddi durumları olmadığı için onlar Türkiye Şampiyonası’na katılamazken, onların yendiği çocuklar baba parasıyla turnuvaya katılsalardı, bir baba olarak Ali Nihat Bey ne düşünürdü bunu da çok merak ediyorum. Kendisi federasyonun resmi internet sitesinde “bol bol para kazanacağım, çatır çatır harcayacağım, gezeceğim, tozacağım, kıskananlar çatlasın” derken hiç bu çocukları düşünmüyor mu?)

Sonuçta bu feci uygulama sporun ruhuna, hatta insanlığa aykırıdır.
İnsan büyüdükçe haksızlığa olmasa bile, haksızlığın hayatın içindeki gerçekliğine alışıyor. Fakat daha çocukken bunu yaşamak? 8-10 yaşındaki çocuklara bunu yaşatmak bu camiaya yakışıyor mu?

Sene olmuş 2012.. Ali Nihat Bey’in kendisi malum sebeplerden ötürü aday olamasa da, açıkça desteklediği yeni yönetim göreve geldi.

Yani benim gibi düşünenler, biz, yine kaybettik..

Şimdi yeni başkanımız Gülkız Hanım’la yeni bir sayfa mı açılacak, yoksa her şey eskinin bir devamı olarak mı gidecek, bunu hep beraber, ömrümüz oldukça göreceğiz. Fakat bu adaletsizliğe, seçim propagandasında da yoğun olarak işledikleri üzere “satranca değen anne eli” bir son vermediği sürece, kendileri de benim gözümde eski yönetimin devamı olarak kalacaklardır. İki milli sporcunun da annesi olan Gülkız Tülay Hanımefendi’den rica ediyorum, bu duruma bir el atın.. Emin olun, bu işi çözerseniz, bir annenin ellerini öper gibi ellerinizden öpeceğim..

Ayrıca çoğunluğu solcu ve aydın geçinen satranç camiasının yoksulu böylesine ezen bir zihniyeti 12 yıl tepesinde tutması da bu ülkede solculuğun da bittiğinin en net göstergesidir. Bu uygulamaya destek verip solcuyum diye geçinenlerin tümüne ayrıca yazıklar olsun.

Bakalım önümüzdeki dört sene neler getirecek.. Burada olursak daha çok konuşuruz..

Sonuçta, Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki satranççı dostlarımdan rica ediyorum, bu yazıyı okuduktan sonra, -bu ayıp temizlenmediği sürece- hiç kimse bir daha bana “Ethem sen neden buradasın” diye sormasın.

Çünkü sizlere yanıtım bellidir:
“Siz neden burada değilsiniz?”


İbrahim Ethem AY
Ara
Cevapla
#2
Yanındayım Ethem...
Ara
Cevapla
#3
Ben de...
Ara
Cevapla
#4
Yazından güç aldım. Teşekkür ederim.
● [size=x-small]T a ş l a r ı · y e r i n d e n · o y n a t m a · z a m a n ı ![/size]
Cevapla
#5
Ethem Bey,

düşüncelerinize %100 katılıyorum.

elinize yüreğinize sağlık...

Saygılarımla,
Ara
Cevapla
#6
İbrahim Bey,
Sizinle hiç tanışmıyoruz, ancak benim gözümde GM sınız..

Bizler, (en azından ben..) bu forumda yazanlar, seçimlerde oy verenler değiliz ki! Ne yapabiliriz.En fazla yazıyoruz..

Sizin yazdığınızın 2 mislini ben buraya yazsam, ne değişir ki?

**
Ama yazınızın üstüne de, ilave yazıya gerek kalmamış..

**

"Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir." Albert EINSTEIN (Einstein ile E.Lasker'in de zamanında arkadaş olduklarını da belirtmeden geçemiycem Smile )
Ara
Cevapla
#7
Hiçbiriniz başkanımız kadar ileri görüşlü olamazsınız. Cevabı günler önce verilmiş.

Başkanımıza göre:

a) Beş yıldızlı otellerin seçeneği çarşafsız yurtlardır.

b) Statü değişmeyecektir. Hiç heveslenmeyin.

c) "Durumu müsati olmayan" sporculardan bahsedildiğine göre, durumun müsait olmaması gibi bir gerçeğin farkındayız.

d) "Nasıl daha çok sporcumuzu bu turnuvalara getireceğimiz" denilerek, şu zengin sporu konusu açıklığa bile kavuşturulmuş aslında.

Valla 5 yıldızlı otel, çarşafsız yurtlara seçenekse, Houston'dan bilet alıp uzay mekiğinde döner turnuva düzenlenmeli. O ondan daha iyi çünkü.

aa - Ki sayın Ali Şen ve sayın Ahu Aysal henüz bunu akıl edememiştir.

bb - "Uzay Mekiğinde satranç oynanmasına muhalefet edenler, daha düne kadar yerçekimli ortamda, sandalye tepesinde maç yaptıklarını nasıl unuturlar ?" argumanı, her zaman öyle kolay ele geçebilemez.

cc - Durumu müsait olmayan astronot adayları için ücretli kurs, simulasyon ve para katkısı elbette düşünülecektir.

Genellikle de bu katkılar sadece düşünüldüğünden, pratikte katkı matkı olmayacaktır.

Son olarak, soru "Satranç zengin sporu haline geldi" diyenler var. Siz bu imajı yıkmak için bir şeyler yapmayı düşünüyor musunuz?" şeklinde olunca, soruyu soranın pek de bu görüşte olmadığı görülebiliyor.

Hayır benim hayret ettiğim, eski TSF başkanı olsun yenisi olsun, çok açık ve net görüşler ifade ediyorlar. Ekipleri dahil hiçbiri buradaki genel beklentiye ait en küçük bir ışık bile vermiyor.

Hal böyleyken, yeni dönemde bir bekleyelim, görelim, anne eli değer mi, güneş doğar mı, başkanımız herkesi sevip kucaklar mı gibi yaklaşımlar bana fazla iyiniyetli geliyor.

Ateş bey gibi tecrübeli insanlarda bile bu naif beklenti var.

Gulkız hanım söylüyor işte. 5 yıldıza devam. Hatta buraya gelecek oyuncu sayısı artacak. Daha açık açık ne diyebilir ki ?
Ara
Cevapla
#8
Sevgili Ethem, yazdıklarına ilişkin bir konuya değineceğim. Daha doğrusu, yazdıklarına değil, daha çok sana ilişkin bir konuya.

Yazdıklarından anlaşılan, derin bir üzüntü, düşkırıklığı ve öfke içindesin. Gördüklerinden, düşündüklerinden sonra bunlar doğaldır. Dahası, böyle duygular içinde olmaman yanlış olurdu. Ancak, haklı bir öfke duymak başkadır, öfkeyle gözünü karartıp haksız yere herkesi seni öfkelendirenlerle aynı sınıfa katmak ve bu gözle tüm dünyayı veya ülkeyi yorumlamaya kalkmak başkadır. Hiç kuşkusuz çok bilmiş(!) ve deneyimli(!) büyüklerinden de etkilenerek, ülkende herşeyi çirkin ve değersiz görür bir dil kullanmışsın. Oysaki Mevlana’nın çok güzel bir sözü vardır: “Her baktığın yerde aynı pisliği görüyorsan, o pislik senin gözündedir”. Bu söz üzerinde biraz düşün lütfen.

İnsanlara güvenmeye ve onlara karşı iyi niyet beslemeye deneyimsizlik,saflık ve çömezlik diyen kocamanlara(!) bundan sonra da istemediğin kadar çok rastlayacaksın. Bu arkadaşların deneyimlilikten neyi kasdettiklerini Oşo oldukça güzel biçimde ortaya koymuş:

"İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi, kronik şüpheciler olmayı öğrenir. İnsanların ‘deneyim’ dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana deneyimli derler: Onun çok deneyimli, çok akıllı, çok kurnaz bir insan olduğunu, onu kimsenin kandıramayacağını söylerler... O zaman çok tuhaf bir olay meydana gelir: İnsanlar, başka insanları sevemez, çünkü insanlar çok aldatıcı olabilir; nesneleri sevmeye başlarlar. Büyük bir sevgi ihtiyacı olduğu için, onun yerine koyacak bir şeyler bulmaya devam ederler: Kimisi evini sever, kimisi arabasını sever, kimisi elbiselerini sever, kimisi parayı sever."

İşte, “bu memleketten adam olmaz”, “bunların hepsi koyundur”, “satranççılar bunu hakediyor” gibi söylemlerde bulunanların deneyimliliği, böyle bir deneyimliliktir. Bilmişlikleri, işte böyle bir bilmişliktir. Sen onlar gibi olma aslanım. İnsanlara, ülkene, kendine, yaşama, Tanrı’ya güven. Aldan, tekrar güven. Seninle alay etsinler, güvenmeye devam et. Atatürk’le de aynı biçimde alay ettiler, Hz. Muhammed’le de, Aynştayn’la da veya büyük bir iş başarmış aklına gelebilecek herhangi bir kimseyle de. Güvenini yitirdiğinde tekrar toparlan, tekrar güven.

Belli ki duyguları ve mantığı güçlü birisisin. Böyle kişiler, bu ikisini dengede tutamadığı sürece mutlu olamaz ve yeteneğinin elverdiği en önemli işleri yapamaz.

Her baktığın yeri pislik olarak görürsen, kendileri için mücadele etmeye değer birilerini bulamazsan, o birilerine karşı kalbinde sınırsız bir sevgi hatta aşk, umut ve istek taşımazsan, mücadele etmen gereken kişilere karşı mücadele gücünü nereden bulacaksın? Şöyle bir bak çevrene, çok güzel insanlar göreceksin. Bu ülkenin en güzel şeyleri hakeden o insanlarına sen de saygı göstermezsen, kimden saygı göstermesini isteyeceksin?
Ara
Cevapla
#9
Mojo gene döktürmüş, ben bu adamı nasıl haklı bulup ta desteklemeyeyim nasıl??? Polyannaların açıklarını nasıl da ortaya çıkartıveriyor. Helal Valla.

İskender bey,

Sürekli kötümser olmak yanlıştır ancak polyannacılıkta iyi birşey değil. 42. liği dahi, ilk 42 ye girdik ilerleme devam ediyor tarzı yaklaşımlarla karşılayanlardan mı olalım?

Her baktığım herde aynı pisliği görmüyorum sanırım pislik benim gözümde değil Smile
Ara
Cevapla
#10
Beni tanıyan herhangi birisi: “İskender, Türklerin en özel, en yetenekli, en zeki ulus olduğunu düşünür ve bunu her fırsatta söyler. Kırkikincilik O’nun hiç hoşuna gitmez.”

Beni daha iyi anlamış birisi: “İskender, Türklerin en özel, en yetenekli, en zeki ulus olduğunu idda etmez. Bunu bilir! Bu yüzden, değil 42. olması, Türk’ün 2. olması bile O’nun gözünde yeterli değildir. İkinciliği, ancak birinciliğe yaklaşmak anlamı taşıyorsa bir başarı olarak değerlendirebilir. O da belki (Emin olamadım bak şimdi...). O’na göre Türk’ün yeri, ikinciden söz bile edilemeyecek düzeydeki birinciliktir. Türkiye’nin ancak başka bir Türk devleti tarafından geçilmesini kabul edebilir.”

Eğer olsaydı, beni çok iyi tanımış ve anlamış birisi: “Polyanacılık mı! Polyanacılığı bırak, ne yapsan bu herifin gözünü doyuramazsın. Buna tüm heyecanınla ‘Türkiye olarak ikinci olduk’ desen, yüzüne acı acı bakar, hevesini heyecanını kursağında bırakır (O da eğer yüzüne bakarsa). Birinci olduk desen, işte bu kez güler, birinciliğin tadını çıkarman için sana biraz süre tanır. Ama birkaç gün sonra ‘Satranç ülkesi olmak demek, dünya birincisi olmak veya en büyük satranççıları üretmek, ya da en çok büyük usta çıkarmak değildir. Satranç ülkesi olmak demek, ülkenin her ilinin her ilçesinin her köyünde üst düzeyde satranç oynanması demektir’ der, senin başına iş açar. Çağımızda bir ilki gerçekleştirip onu da yapsan, diğer Türk devletlerinde de aynısının gerçekleştirilmesini ister. Onu da gerçekleştirsen, dünyanın en geride bırakılmış ülkelerinden başlayarak, diğer ülkeleri de kendi seviyesine çekmek ister. Bunu da becersen, satrancın değişik versiyonlarını kurumsallaştırıp her dalında Türk’ün birinciliğini ister. O da gerçekleşse, satranç oyununun kendisinin nasıl geliştirilebileceğine veya satrançtan üstün bir oyun yaratmaya takar. Onu da yapsan, yine yapılacak birşey bulur bu!

Ne doymasını bekle, ne de başarı dediğin şeyler senin için ne anlam taşıyorsa, İskender için de aynı anlamı taşıyacağını um. Türk’ün 42. olmasını, Türk’ün ve dünyanın doğasına aykırı görür. Ve eğer 42. olunmuşsa, buradaki yetersizliğin ve beceriksizliğin sporcularda değil, yöneticilerde olduğunu bilir.

Böyle birisi, satrancın adını kullanarak döndürdüğü ama satranç camiasına hiç akıtmadığı büyük paralardan her seferinde sözedip duran, olimpiyatlarda 42. olup da hiç sıkılmadan ‘Türkiye’de satrancı nerelerden nerelere getirdik’ diyen yöneticiler için, içinden neler geçiriyordur dersin?”
Ara
Cevapla




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi