Satrancı Türklerin Yarattığına İki Gösterge
#1
Daha önce bu konuda şu yazıları paylaşmıştım:


Şu yazıyı ise üçe ayırarak paylaşıyorum:





A) SATRANCI TÜRKLERİN YARATTIĞINA İKİ GÖSTERGE

1) Piyon Neden Geri Gitmez?

Geçen yıl, Dokuz Eylül Satranç Kulübü'nde bulunduğum bir gün, ara bulup boş bir sınıfa girmiş, ışıkları kapatıp, karanlıkta kafamı dinlemeye koyulmuştum. Arada bir kulağıma diğer sınıftan sesler takılıyordu. Bir ara altı yaşındaki öğrenci, piyonu geriye doğru oynamaya kalkışınca, öğretmen öğrenciyi "piyon geri gitmez" diye uyarmıştı. Bunun üzerine öğrencinin sorusu ilgimi çekti: "Neden geri gitmez?"

Gerçekten de her taş geri gidebilir, ama piyonlar geri gidemez. Neden? Yanıtını bulmak, neredeyse hiç zamanımı almadı, çünkü askerlikle ilgili bir gerçeği zaten biliyordum: Ordunun temeli, yaya erlerdir. Karakuvvetlerinin hava ve deniz kuvvetlerinden üstünlüğü, bundandır. Bir savaş oyunu olan satranca, bu felsefe, çok zarif bir biçimde katılmış: Bütün ordu öğeleri geri dönebilir, ama ordunun temeli olan erler bir kez yürüdü mü, bir daha geri dönüş yoktur. Erlerin adımları, artık geri dönüşü olmayan adımlardır. Bu yüzden de en dikkatli atılması gereken adımlardır.

Satrançtan ne kadar uzaksanız size o kadar şaşırtıcı gelecektir ki, hemen hiçbir satranççı, piyonun neden geri gitmediğini bilmez. Bu kadar basit bir soruyu sormak, çok çok büyük çoğunluğunun aklına bile gelmez. En ustasından en toyuna, dilediğiniz satranççıya sorabilirsiniz. Dünyanın bir köşesinde birileri bunun üzerinde herhalde düşünmüş olsa gerek, ama ben hiçbir satranççının bunu tartıştığını duymadım. Oysaki bu, gerçek bir satranç eğitiminde öğretilmesi gereken ilk şeylerdendir, çünkü satrancın içindeki temel bir felsefedir. Bildiğim kadarıyla dünyanın hiçbir yerinde böyle bir satranç eğitimi verilmediğine göre, satranççılar, satrancın felsefesini öğrenmiyor demektir. Bu da, satrancın kendisinin tümüyle sıtratejiye dayanan bir oyun olmasına rağmen, çok büyük satranççıların gerçek yaşamlarında sıtratejinin ve savaşçılığın S'lerinden bile habersiz olmalarının nedenini açıklar.

Günümüz satranççıları, piyonun geri gitmemesi felsefesinden habersiz olsa da, satrancı yaratanların, bu felsefeyi ve yaşamın gerçekliğini satranç oyununa incelikle yedirdiğine özellikle dikkat çekerim. Bu, şu demek: Satrancı yaratan ulus, hem felsefeyi hem de savaşı kavramış, özümsemiş, bu alanlarda ustalaşmış bir ulustur. Tarih incelendiğinde çok açıkça görülür ki, dünyada bu tanıma uyan gelmiş geçmiş tek ulus Türklerdir. Bir ikincisi yoktur. Yalnızca bu bile, yani yalnızca "erlerin geri gitmemesi " kuralı bile satrancı Türklerin yarattığının bir göstergesidir.

2) Satranç Taşları Niye Bu Sırayla Dizilmiştir?

Sözünü ettiğim öğrencinin sorusunun yanıtını düşünmemin hemen ardından, satrancın Batılılar tarafından değiştirilmeden önceki kuralları üzerinde düşünmeye başlamıştım.

Batılılar değiştirmeden önce Fil, yukarıdaki Şekil 1'deki gibi hareket ederdi: Çaprazda, bir değil iki sonraki kareye atlardı. Bulunduğu kareyle gideceği kare arasındaki karede bir taş olması, hareketini engellemezdi (Şimdiki hareketi ise şöyledir: . Yolunda bir taş olmadığı sürece çaprazda dilediği kadar uzun veya kısa gidebilir. Yolunun üstündeki taş üzerinden atlayamaz).

Vezir'in eski hareketi de Şekil 1'de görülüyor: Bulunduğu karenin hemen dibindeki çaprazlardan birine gidebilirdi (Şimdiyse şu şekilde: . Yolunun üzerinde taş olmadığı sürece, ister düz ister çapraz, dilediği kadar uzun veya kısa gidebilir).

Şekil 2'de satranç taşlarının dizilimi görülüyor. Ön sıra, tümüyle piyonlardan oluşur. Arka sırada, kanatlarda Kaleler, yanlarında Atlar, Atların öteki yanlarında Filler, ortada ise Şah'la Vezir yeralır.

Batılılar değiştirmeden önceki kurallara, yani satrancı yaratanların belirlediği kurallara göre, en güçlü ve en hızlı taş, Kale'dir. At'la Fil'in hızları aynıdır, ancak At, hareket alanı içinde daha çok kareye etkidiği için Fil'den daha hareketlidir (Şekil 3'te Fil dört yeşilli kareden birine gidebilirken, aynı karedeki At, sekiz pembeli kareden birine gidebilir). Fil ise ortadaki Şah'la Vezir'den daha hızlıdır. Kısacası, satrancı yaratanlar, en hızlı ve hareketli taşları, kanatlardan ortaya doğru dizmiş.

Şimdi ön sıradaki erleri kaldırıp arka sıradakileri hız ve hareketliliklerine göre yarıştıralım. Gözünüzde de canlandırabileceğiniz gibi, kanatlardan ortaya doğru bir hilâl oluşur. Yani Türklerin en bilindik savaş taktiği. Türkler, satranç taşlarını, hilâl taktiğine göre dizmiş.

[img]
[url=http://postimg.org/image/jee7mad3j/][/url]
[/img]
Ara
Cevapla
#2
B) BATILILARIN KİMİ KURALLARI DEĞİŞTİRMESİNDEN SONRA SATRANÇ

Eski Dünya Şampiyonlarından Geri Kasparov (Avrupa'da Latince harflerle Garry, Garri falan diye yazılır), yazdığı bir kitapta şöyle demiş:

?Yaygın efsaneye göre satranca benzer ağır tempolu bir savaş oyunu hemen hemen iki bin yıl önce Hindistan?da doğmuş ve yavaş yavaş şekil değiştirerek Orta Asya?nın güneyinden, İran?dan ve Ortadoğu ülkelerinden çok uzun bir yol kat ederek, İber Yarımadası?na ulaşmıştır. Bununla birlikte Avrupalılar, satrancın 'Hint' versiyonuyla ancak 17. yüzyılın sonunda tanışmıştır. Ancak geçerli olan bir tek şey iddia edilebilir: Çağdaş satranç 15. yüzyılda Akdeniz?de ortaya çıkmıştır. O andan itibaren pisikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyun haline gelen satranç, bir Avrupa icadıdır.?

Bu sözlerin daha açık tercümesi, şudur:

"Satrancın ilkel bir biçimi vardı ki bu, Hindistan?da ortaya çıkmış. Ancak, bu ilkel oyun, ne zaman ki Avrupa?nın mübarek eline değdi, işte o zaman gerçek anlamda satranç oluverdi. Artık satranç, daha önce öyle değilken, böylelikle bir sıtrateji oyununa, pisikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyuna dönüverdi. Yani satranç, aslında bir Avrupa icadıdır."

Satranç tarihçilerinin söylediğine göre, Avrupalı rahipler, Doğu'ya özgü bir oyun olduğu için satrancın Avrupa'da oynanmasını uzun yıllar engellemiş. En sonunda taşların adlarını ve oyunun bazı kurallarını kendilerine göre değiştirerek Avrupa'da da satranç oynanmaya başlamış. Aynı Avrupa, sömürgeci anlayışa ve güce sahip olduğu için de bugün satranç, zamanla bunların bozduğu kurallara ve belirlediği sıtandartlara göre oynanmaktadır. Eski kurallar üzerinde yapılan birkaç dönüştürüm, doğal olarak, bütün satranç açılışlarını ve birçok taktiği değiştirmiştir. Kasparov da bu açılış ve taktik değişimini şöyle yorumlamış: ?Satranç, eskiden pisikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyun değilken, artık o biçim bir oyuna dönmüştür. Bu nedenle satranç gibi bir satrancın beşiği, Avrupa?dır?.

Galiba kimse de kendisine sormamış: Peki güzel kardeşim, bugün satranç tahtası 110 kareye çıksa, şimdikilerden farklı hareket eden birkaç taş eklense, bugüne kadarki bütün açılışlar tarihe karışacak. Yeni açılışlar, oyunlar doğacak. Ya da hiçbirşeyi değiştirme, yalnızca ?filin en çok üç kare gidebileceği? kuralını koy. Yine eski oyunlar tarihe karışacak, yenileri doğacak. Sen bunu yapan ülkeyi, yine yuvarlak sözlerle, ?satrancın icatçısı? olarak mı adlandıracaksın? Satranca yeniden, ?psikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyun haline geldi? mi diyeceksin?

Kasparov'un bu zayıf hamleleri hangi amaçla yaptığını burada uzun uzun açıklamaya gerek yok. Ama Avrupalıların bazı değişiklikleri neden yaptığına ve bunun sonuçlarına bakmak, daha ilginç olacak.

1) Taşların Hareketlerindeki Değişiklik

İlkönce taşların hareketlerindeki değişikliğe bakalım. Avrupalılar değiştirmeden önceki satranca bakıldığında çok açıkça anlaşılır ki satranç eskiden, çok daha ağır ilerleyen, çok daha sabır isteyen ve içinde çok daha fazla sıtratejik seçenek barındıran bir oyundu. Doğu ve Batı felsefeleri karşılaştırıldığında ve yaşamlarına bakıldığında yine çok açıkça görülür ki Batılılar, mücadele sırasında sabırlı ve sakin kalamaz. Karşı tarafla eşit düzeyde oldukları bir mücadelede, olayların ağır ilerleyişine katlanamazlar. Kısacası, eski satrançtaki bu sabır isteyen uzun süreli mücadele, Batılıların yapısına uymamıştır. Bu nedenle de Fil ve Vezir'in kısıtlı hareketlerini olabildiğince genişletmişlerdir. Belli ki Fil'i ve Vezir'i oyuna bir an önce sokabilmek için de, özellikle en ortadaki iki piyonun bir an önce açılmasına gerek duymuşlar. Bu nedenle de tek kare tek kare ilerleyen piyonlar için şöyle bir kural getirmişlerdir: "Piyonlar ilk kez oynanırken iki kare ilerleyebilir".

Bunun satranç üzerinde çok önemli bir sonucu olmuştur: Siyahlar ve Beyazlar arasındaki eşitsizlik. Oyun gereğinden fazla hızlandığı için, açılış gereğinden fazla önem kazanmış oldu. Bu nedenle de Beyazlar, yalnızca "ilk hamleyi yapıp" oyuna başladığı için belirgin bir biçimde üstün başlar, ilk andaki o üstünlüğünü de genellikle kaybetmez. Siyahlar kendi sıtratejisini yaratmaya genellikle fırsat bulamaz ve bir çok zaman, oyun boyunca yalnızca kendini savunmaya bakar. Bu yüzden satrançta, düşünmenin, sabrın ve doğaçlama sıtratejinin ağırlığı azalmış, ezber ve deneyim ağırlık kazanmıştır. Bu nedenle ki eğer kitaplarda anlatılan bir yığın açılış teorisini ezberlemek istemezseniz, hele turnuvalara hiç katılmayın.

Beyaz-Siyah eşitsizliği konusunda hiçbir tartışmaya denkgelmedim. Ama benzer konularda Batılıların takındığı tavırları bildiğim için, bir Batılıya bu konuyu açarsanız, bir süre sonra hiç kuşkum yok ki şu sözlerle, bu eşitsizliği önemsiz gibi gösterecektir: "İki oyuncu yüz kere karşılaştığında ellişer kez Beyazla oynayacakları için, eşitsizlik ortadan kalkar". Ulen ben sana oyunun ayarını bozmuşsun diyorum, sen istatistikten sözedip, "uzun vadede her iki taraf da eşit kez ayarsız kefeye oturacağı için, bir adaletsizlik sözkonusu değil" diyorsun...

2) Taşların Adlarındaki Değişiklik

Son derece ilginç bir konu da bu. Avrupalılar satrancı kendilerine göre şekillendirirken, taşların adlarını da kendi toplumsal yapılarına göre değiştirmişlerdir.

Savaş Arabası'nın adı (Doğu'da sonraları Savaş Arabası'nın satrançtaki yerini, yine Doğu'da bulunan Top almıştır), Avrupa'da Kale olarak,

Atlı birlikleri temsil eden At'ın adı Şovalye olarak,

Filli birlikleri temsil eden Fil'in adı Rahip olarak,

Şah'ın adı Kıral olarak,

Vezir'in adı Kıraliçe olarak (Daha önce açıkladığım nedenlerle, bence Kağan Kıral'a, Hatun Kıraliçe'ye dönüşmüştür: ),

Er'in adı da Piyon olarak değiştirilmiş.

Şevki Hacıoğlu'nun önemli yazısından da okunabileceği gibi, Avrupalıların koyduğu bu yeni adlar, tümüyle Avrupa'nın toplumsal yapısının ve sınıf sisteminin satranç tahtası üzerine izdüşümüdür ().

Rahip, din sınıfını temsil eder.
Şovalye, asker sınıfını,
Kıral ve Kıraliçe, ülke başındaki soylu sınıfı,
Kale, para sınıfını yani zenginleri (yani Feodaller ve Burjuvalar),
Piyon ise yönetilenleri yani "ayak takımı" denilenleri temsil eder.

Şevki Bey'in yazısında, bu konuyu ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Hemen şu yukarıda yazdığım karşılık listesini, özellikle de Kale-Para Sınıfı ikilisini yazının içine katması konusunda kendisine çok ısrar etmiştim, ama onu benim yazmamı istemişti. Bu yüzden de Kale'ye burada ayrıca değineceğim. Ama öncesinde şunu araya sıkıştırayım:

Dikkat edecek olursanız, eskiden ordular arasındaki savaşa ilişkin olan satranç, Avrupa'nın bakışıyla, toplumlar arasındaki savaşa dönüşmüştür. Bunun üzerinde düşünecek olursanız, aradaki ciddi fark şudur: Birinde savaş, savaş alanında biter. Diğerindeyse karşıdaki toplumla bir savaş biter, diğeri başlar. Bir başka deyişle, biri savaş kazanmaya, diğeri yoketmeye odaklıdır.

Küçüklüğümden beri, neden bu taşa Kale denmiş, diye merak ederdim: Kale hareket etmez ki. Üstelik önünde bir taş yoksa Kale'den atılan okun menzili savaş alanının sonuna kadar uzanırken, önünde bir tane piyon olsa bile menzil alanı daralıyor. Tabi ki buna bir yanıt bulamamıştım. Şevki Bey'in yazısını okuduktan sonra geriye yalnızca para sınıfı ve Kale'nin kaldığını gördüm. İyi de para sınıfı neden Kale'yle temsil edilir?

Batı'daki Toplumsal Evrim konusunda, özellikle Metin Aydoğan'ın "Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler" adlı iki ciltlik kitabını öneririm. Bu konuda, satrançla ilgili ve en kısa olarak şunları belirteyim:

Feodal ağalar, Roma'nın sahipsiz topraklarını ele geçirerek güçlenmiş ve bir zenginler sınıfı olarak belirmiştir. Bunlar; kale, sur ve şatolar inşa etmiştir. Zamanla bu kaleler, içeridekilere yetmez olmuş ve içerideki nüfusun dışarı atılmasıyla birlikte, Batı'da kentler oluşmaya başlamıştır. Feodallerin kale dışına attığı ve sömürdüğü bu kentliler arasından, zamanla Burjuva adlı bir kesim doğmuş ve bu Burjuvalar, yeni para sınıfı olarak Feodallerin koltuğuna oturmuştur. Artık Feodaller değil de Burjuvalar halkı sömürmeye ve kendi bölgelerini duvarlarla çevirmeye başlamıştır.

Burjuva adı, "kent" anlamına gelen "burg"dan doğmuştur. "Burg" adının kökeni için sözlüklere bakıldığında, her zaman olduğu gibi Ön, Orta Almanca'ya, carta curta gönderme yapıldığı, oraya da Hint-Avrupa adlı uydurma bir dil yapısından geldiğinin söylendiği görülür. Bir de bizim daha çok tanıdığımız "burç" sözcüğü var. "Kule, hisar, kale" anlamlarına gelir. Arapça olduğu söylenir. Sözcüklerin kökenbilimi konusunda uzman birisi değilim. Ancak, gerçekte Türkçe olan benzer hikâyeli çok sözcük örneği gördüğüm için, Burç sözcüğünün de Türkçe olabileceği konusuna dikkat çekmekten geri kalmayacağım. Hatta hiç kuşkum yok ki "Burç" sözcüğü, Türkçe'deki "Bur" kökünden geliyor (burmak ve burkmak eylemlerine dikkat ediniz). Tuncer Gülensoy'un "Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü" kitabından da görülebileceği gibi, "bur" sözcüğünün anlamlarından biri de "çevirerek kapatmak"tır.

Öyle veya böyle, "burg" sözcüğüyle "burç" sözcüğünün ilişkili olduğu kesin. Bu ikisi de "kale" ile ilişkili. Aynı zamanda, zengin sınıfı olarak hem Feodaller hem de Burjuvalar, "kale" ile ilişkili. Bunlardan başka, bugün Kale görünümlü satranç taşı için kullanılan İngilizce terim olan "rook"un, aynı zamanda "dolandırıcı, hilekâr" anlamlarına gelmesi, ayrıca ilginçtir. İşte satrançtaki Kale, bu yüzden hareket eder: Bugün kullandığımız satranç takımı, Batı'nın toplumsal yapısını gösterir.
Ara
Cevapla
#3
C) SATRANÇ TAŞLARI ÜZERİNDEN "HALK" ve "ULUS" TANIMLARI

Batı sonrası satrançtaki taşların diziliminde dikkat çekici bir başka şey daha var. Öndeki taşlar yönetilen, arkadaki taşlar ise yönetenlerdir. Ben, yeri geldiğinde "ulus" ve "halk" kavramlarını genelde satranç taşları üzerinden şöyle anlatırım:

Batı'da "halk" olarak tanımlananlar, öndeki "yönetilenler" veya "ayak takımı" dedikleridir. "Ulus" olarak tanımlananlar ise ön ve arka sıranın tümüdür. Bir başka deyişle, Batılılar "ulusal egemenlik" derken, "yönetilenler" diye tanımladıkları kişilerin egemenliğini kastetmez. Üstü örtülü biçimde yönetenlerin egemenliği kastedilir. Yönetilenler, yani halk, yalnızca bir araçtır. Batı ülkelerinin tarihi incelendiğinde görülür ki "ulusal egemenlik", "demokrasi", "laiklik" gibi kavramlar, gerçekte asla ilkesel birer amaç olmamış, satranç takımının arka sırasındaki "büyük başların" kendi aralarındaki ve başkalarıyla güç kavgalarında, bu kavramlar da yalnızca birer araç olmuştur.

Türklerin "halk" ve "ulus" kavramları daha farklı tanımlanmıştır. "Halk" ile kastedilen, ülke içinde, yöneten yönetilen herkestir. "Ulus" ile kastedilen ise, dünyada ayrı devletler veya öbekler halinde yaşayan tüm Türklerin oluşturduğu topluluktur.

Örneğin Fıransa dışında bir Fıransız öbeği olmadığı için, Fıransızlar siyasal anlamdaki "ulus" tanımını, Türkler gibi yapamaz. Ancak, uluslararası ticarete bakıldığında görülür ki ülkeler, başka ülkelerdeki şirketlerinin tümünü "ulusal şirket" olarak tanımlar.

Böylelikle Batı, özellikle bulanık bırakılmış bu tanımdan dilediği gibi yararlanır: Sözkonusu örneğin Fıransız egemenliği olunca "ulus" denilen şey, farklı etnik kökenli de olsa yurttaşlık bağıyla bağlı, ülke içindeki herkestir. Farklı kökenlileri, incelikle, Piyon anlamındaki "halk" adıyla tanımlarlar. Ama sözkonusu örneğin Türk egemenliği olunca, "her biri ayrı bir ulus" diye tanımladıkları etnik kökenler yaratırlar.

Son olarak, Piyon'un neden geri dönmediği konusuna, burada yeniden dönerek bitireyim. İncelendiğinde anlaşılır ki eski satrançtaki Er, bugünkü satrançtaki Piyon'dan çok daha etkili ve değerlidir. Batı'nın bu anlayışı, örneğin İngilizlerin ünlü Çörçil'inin dilinde şöyle ifade bulmuştur: "Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir".

Eski satrançtaki "Er", ordunun temeli ve özü olduğu için geri dönmez.

Batı bozuntusu satrançta ise "Piyon", yem olduğu için geri dönmez.
Ara
Cevapla
#4
Satrancı kimin bulduğu veya kimin geliştirdiği hiç önemli değil. "Satrancı Türkler buldu." iddiasının geçerli olması avantaj değil belki de dezavantajdır. Türklerin bulmaları ve bir zaman kesitinde sahipliklerini devam ettirmeleri fakat daha sonra muhafaza edemeyerek (birçok konuda olduğu gibi) ellerinden kaçırmaları onu benimsemedikleri veya sahip olacak gücü bulamadıkları anlamına gelebilir.
Bu birinci konu.

İkinci konu erlerin geri dönmeyişi.
Erler bal gibi de geri dönerlermiş. Tarih kitaplarında okuduğumuza göre ; strateji ve taktik gereği erler ortadan düşmana hücum ettikten bir süre sonra geri dönerler, hem de epeyce geri dönerlermiş, kaçarcasına. Ta ki, düşman yarım ay içine sıkıştırılana kadar. Sonra da en önde hakan olmak üzere ileri giderlermiş.

Üçüncü konu piyonun konumu.
Kısıtlı sayıda öğrencimle sohbet ederken onlara taşlardan hangisi olmayı tercih ettiklerini sordum. Biri şah dedi, diğeri vezir, bir diğeri de piyon dedi. Şahı, veziri anladım da 'neden piyon ?' un cevabı ilginçti.
Öğrencim, "Piyon bana göre diğerlerinden çok farklı hareketler yapıyor ve sonunda terfi ederek istediği taş olabiliyor. Ben şimdi küçük bir öğrenciyim fakat hep ilerleyerek sonunda vezir gibi önemli görevler yapacağım." dedi. Bu çocuk hemen şah veya hemen vezir olmayı değil de zaman içinde ilerleyerek vezir olmayı tercih etti.

Aşağıda kullanacağım batı kavramı coğrafik batı değildir. Uzaklık izafidir. Fransa ve İngiltere'nin batıda olduğu gibi aslında Güney Kore ve Japonya da batıdadır. Benim kullanacağım batı hem coğrafik ve hem de düşünme, yaşama, gelişme felsefesini içeren bir kavramdır.

Batının değiştirdiği, geliştirdiği kurallar ve stratejiler piyona öyle bir değer ve destek veriyor ki ; geçer piyon ilerlerken aynen bir annenin bebeğini koruduğu gibi var güçleriyle onu tehlikelerden koruyorlar.
Gerektiğinde bir şövalye veya bir rahip veya bir kraliçe piyon hedefine ulaşabilsin diyerek kendisini feda edebiliyor. Piyon hedefine ulaştığında da kazanç kapıları açılıyor. Geliştirilen bu kural piyona verilen önemli bir değer ve görevdir.

Biz batının geliştirdiği kurallara bilinçli veya bilinçsiz olarak, bilerek veya bilmeyerek uymak istiyoruz. Fakat ne kadar uyduğumuz meydanda. Satrancımızın geldiği seviye piyona verdiğimiz değer kadardır.
Bir batılı olan Philidor'un meşhur sözüyle kapatalım : "Piyonlar satrancın ruhudur."
Ara
Cevapla
#5
Şöyle derler:

"Bir taş yığını ne kadar taştan yapılmış bir ev değilse, bir bilgi yığını da o kadar bilimsel gerçek değildir."

Savlarınızı ilginç bulmakla beraber bilimsel bir gerçekliğe dayanmadığını düşünüyorum üzülerek.

Ama bunu ispatlayacak araştırmalar yaparsanız şaşırtıcı sonuçlara ulaşma olasılığınız da yok değil elbette.

Saygılarımla.
Cevapla
#6
Şu yazının ne satrançla ne de tarihle alakası yoktur. Bu yazı olsa olsa 1930'ların Güneş-Dil Teorisi'nden hallice bir yazı. O dönem, o "teorinin" bir amacı vardı, ulus-devlet inşası sürecinde ulusal olanın inşası üzerinden bir vazife gördü. Kızılderililer de Türktü gibi popüler-tarih tezlerinin mertebesine erişebilir belki. Hem satranç tarihi açısından hem de siyaset teorisi açısından pek çok tartışmalı (ve yanlış) tespite sahip yazı. Umarım bu makale bir şekilde ciddiye alınmaz yoksa satır satır refüte etmek gibi bir vakit kaybıyla uğraşmak zorunda kalacağım. Zamanlar, kavramlar birbirini tutmuyor.

Ne ilginçtir ki konu bulamayan büyükusta da bu konuda yazmış. Demek ki çok aşağıladığı forumları satır satır satır okuyor. Etnosantrizm eleştirisine ise tamamen katılıyorum. Zaten yukarıdaki benzetmem de bunu teyit eder. Şu kadarına ben de değineyim kalanı için uğraşmayı şu aşamada vakit kaybı görüyorum.

Yazının dayandığı en mühim tez, piyonlar geri gitmez, Türkler de asla geri gitmemiştir (bu seviyedeysek hilal taktiğini hatırlatmak lazım ki Feti onu yapmış) dolayısıyla Türkler satrancı bulmuştur minvalinde. Bu argümanın ne kadar tarihi olduğu ne kadar etnosantrik-ırkçı olup olmadığı ayrı bir konu. Belki uyduruk bir üniversitenin uyduruk bir Türkoloji bölümünde ciddiye alınır.
Ara
Cevapla
#7
Yazıyı okudum, bilimsel kanıt sayılabilecek birşeye rastlamadım.

Sonra başka birşey düşündüm: Neyi kanıtlamaya çalışıyoruz?
Yani diyelim ki Türkler buldu, ne değişiyor? Satranç daha önemli bir hale mi geliyor?
Yahut başkalarının bulmuş olması, daha başkalarınınsa kurallarını değiştirmesi değerini mi düşürüyor?
Bana çok tuhaf geldi, bunca emek harcanmış ama ortada bir argüman yok.

Hatta Feti Bey'in dediği gibi, Türkler bulduysa durum çok daha kötü çünkü 42 Avrupa ülkesinin katıldığı yarışmada 35. falan olmuştuk yanlış hatırlamıyorsam.

Şu erlerin geri gitmeme örneği bana çok komik geldi.
En cesurlar bizim erler, o yüzden mi geri gitmezler acaba?
"En büyük asker bizim asker!" dedikleri buymuş meğer, yeni anladım.
Diğer milletlerin erleri korkak mı acaba?
Veya geri adım atmak, belli bir stratejiyle çekilmek "şanımıza" yakışmıyor mu, nedir?
Bunlar ilkokul kitaplarında kalsın isterseniz.

Bir de şu etimoloji meselesine değinmeden geçemeyeceğim:
Falanca kelimenin nereden geldiği, somut birşey değilse genelde varsayımdır.
Bazen ilişki hayal ettiğiniz gibi A'dan b'ye değil, B'den A'ya doğru olabiliyor.
"Burg" kelimesinin "Burç" kelimesinden gelmesi birşey ifade etmez. Gelmiş olsa da etmez, olmasa da.
Ayrıca "Burç" kelimesinin kökeninin Arapça mı, Türkçe mi olduğunun herhangi bir önemi yoktur, belli bir iddia ya da tartışma konusu olmadıkça. O sözcük sokaktaki insan tarafından anlaşılıyorsa mesele yok demektir.
Çeviribilim konusunda yüksek lisans eğitimi almış, tez yazmış birisi olarak söylüyorum bunları.
Belli bir sözcüğün tek kökenden geldiğini varsaymak çok iddialı olduğu gibi insanlığın ortak bir dil algısının bulunduğunu varsaymak diğer kanatta sıkça yapılan bir hatadır.
O çok doğal sandığımız yansıma sözcükler bile Türkçeden İngilizceye nasıl fark gösteriyor:
"tak" - "knock" , "havlamak" - "bark" , "cıvıltı" - "tweet" gibi örnekler verilebilir.
Ara
Cevapla
#8
Öncelikle, satrancı Türklerin yarattığına ilişkin üç yıl önce paylaştığım yazıların bağlantısını yenileyeyim. Bu başlığın en başında verdiğim bağlantı, Forum'daki yenilenme nedeniyle kırılmış. Yeni bağlantı şu:

Feti Bey ile Abdulkadir Bey'e, yazdıklarıma neden katılmadıklarını ve yorumlarını gayet ölçülü ve oldukça açık biçimde ifade ettikleri için özel olarak teşekkür ederim. Diğer üçünün tarzıyla bu iki kişinin tarzı arasındaki ciddi fark, gözden kaçacak gibi değil. Kalan üçünün biri, Suat Atalık. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, yukarıdaki yazıma değinmiş. Yazısını yeri geldiğinde buraya aynen aktaracağım.

Tek tek yanıt vermeden önce, bu tartışmayı okuyan ve okuyacak olanların dikkatlerinden kaçırmaması gereken genel manzaraya bakalım. Ben, satrancı Türkler'in bulduğuna ilişkin ki kesinlikle Türkler buldu, bir yazı yazdım. Tartışılacaksa, bunun tartışması nasıl olur: Önce üzerinde tartışılacak yazı dikkatle okunur, sonra da sakin sakin karşı düşünceler sunulur ve o düşünceler tartışılır. Başka düşünceler değil. Yazıyla ilgili bazı karşı düşünceler hiç sunulmamış değil. O konulardaki tartışmaları yeri geldiğinde zaten okuyacaksınız. Ancak, bazılarının yorumlarındaki iki ortak nokta çok dikkat çekiyor; gözden kaçırmayınız: 1) Öfke 2) "Doğru bile olsa, önemsiz" deyip küçümseme, önemsizleştirme

Öfke konusunda dikkat çekeceğim şey, yalnızca öfkeli ifade tarzları değil. Başka iki şey daha var: Birincisi, Er'in eski hareketi konusunda Feti Bey'in verdiği bilgi, benim Er'in niye geri gitmediğine ilişkin yazdıklarımı sanki çürütüyormuş gibi herkesin ağzına yapışmış. Sanırsınız ki bugün Er geri gidebilen bir taştır. Bunun ayrıntılarına, Feti Bey'e yazdığım yanıtta değindim. Burada ise, öfkenin akılları yok ettiği asıl önemli bir noktaya dikkat çekeceğim:

Feti Bey'in verdiği eski satrançtaki taktik, hiçbir kuşku olmaksızın ve bütün dünyaca kabul edilmiş bir Türk askerî taktiğidir. Aklıbaşında herhangi bir kişi için, Feti Bey'in aktardığı bu eski satranç taktiği, satrancı Türklerin yarattığının başlıbaşına ve yeterli bir kanıtıdır. Hiç olmazsa Türleri bir numaralı aday yapar. Bu kanıtı inkâr etmek, bilim ve akıl dışı bir dikkafalılık ister. Büyük de bir çaba ister. Kolay değildir bu veriye rağmen satrancı Türklerin yarattığına karşı koymak. Hele hele Suat Atalık gibi taşlardan birinin adı Fil diye satrancın Hindistan'dan çıktığına ikna oluveren kimseler, karşı koymaya kalkışamaz bile. İşte herkes, benim yazdıklarıma saldırmaya kendilerini o kadar odaklamış ki bu gerçeği hiç görememişler. Bilimsellikten sözeden bunca kimsenin, hiç bir bilimsel kuşku duymadığına ve Feti Bey'e hiçbir kaynak sormadığına da ayrıca dikkat çekerim.

Öfke konusunda ikinci şey, yazıma çamur atmak için yazılmış olan "tutmayan zamanlar" ifadeleri. Zamanların bile birbirini tutmadığı, saçmasapan bir yazı demişler. Bu konunun ayrıntılarına, Suat Atalığa yazdığım yazıda değindim. Bu müthiş irdeleme üstadlarının düştüğü durum, oradan okunabilir.

Önemsizleştirme biçimlerine de dikkat ediniz:
A) "Satrancı Türkler yaratmış bile olsa, bu önemli değil, çünkü bugünkü konumumuz ortada."
B) "Burg ve Burç sözcüklerinin Türkçe Bur sözcüğünden gelmesi birşey ifade etmez. Ayrıca Burç sözcüğünün kökeninin Arapça mı, Türkçe mi olduğunun herhangi bir önemi yoktur."

Yani demek istemişler ki "Sen istediğin kanıtı getir. İstersen, satrancı Türklerin yarattığını, Burg ve Burç sözcüklerinin Türkçe Bur sözcüğünden geldiğini kesin ve belgeli olarak kanıtla, boşa uğraşmış olursun. Çünkü bu konu bizim için önemli değil". İlginçtir, aynı kişiler, bir de bilimden sözetmiş.

Peki bu iki ortak noktanın, yani öfkenin ve önemsiz gibi göstererek küçümsemenin nedeni nedir? Bunun yanıtına bugünkü yanıtlarımda değinmedim. Daha sonraya bıraktım. Zamanı geldiğinde bu konuda çok da ilginç bir vidyo izleyeceksiniz. Ama şimdilik, bu önemli manzarayı gözden kaçırmamanız ve üzerinde biraz düşünmeniz için yeniden soruyorum: Çoğu yorumda göze çarpan bu iki ortak noktanın nedeni nedir?

Üçüncü bir ortak nokta da gözden kaçacak gibi değil: "Bilimsellik" sözleri. Bilimle bu kadar ilgilenen bu kadar kişi bulmak hoşuma gitti. Demek ki bilim ve bilimsellik konusunda da sırası geldiğinde biraz yazışacağız. Neler okuyacağımı şimdiden çok merak ediyorum.

Şunu da şimdiden yazayım: Burada yazan ve belki yazacak başka kişilerin birkaçını ayrı yere koyuyorum. Diğerlerine hiçbir şekilde hiçbir şey anlatamayacağımın farkındayım. O kişiler, kendilerine yazacağım yanıtları, yanlış yere kendilerine laf anlatmaya çalışıyormuşum gibi algılamasın. Öte yandan, o yazışmalardan yararlanacak başkaları elbette olacaktır.

Son olarak, benim yazdıklarım, yorum yapan satranççılar tarafından eleştirmek istenirken, bu forumda, bu başlıkta, Erlerin eski hareketiyle, satrancı Türklerin yarattığına ilişkin en önemli göstergelerden biri sunulmuş ve savunulmuş. Benim için satrancı Türklerin yarattığının böylesine açıklıkla ortaya çıkmış olması, benim yazımın değerinden de önemli. Bu açıdan, (benim yazdıklarım dışında) gerçekte tartışılacak birşey kalmamıştır. Özellikle de buna dikkat çekerim.

Bir de şuna özellikle dikkat çekerim: Feti Bey'in sözünü ettiği tarih kitabının yazarları, satrancı kesin biçimde Türklerin yarattığının gayet de farkında.

**************




Feti Bey,

1. konuya,
"Satrancı kimin bulduğu veya kimin geliştirdiği hiç önemli değil" diye başlamışsınız. Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız, o zaman yanlış yere yorum yazmışsınız. Çünkü bu başlık, satrancı kimin bulduğuyla ilgilenen birinin açtığı, satrancı kimin bulduğuna ilişkin bir yazıyı barındıran bir başlık. Yine de, siz de dahil olmak üzere, bu sayfayı takip edecek kadar satranca ilgi duyan hiçbir satranççının, satrancı kimin bulduğu ve geliştirdiği konusuna önemsiz bakacağına inanmam. Satrancı Türklerin yaratmış olmasının, bazı Türk satranççıların ilgisini kırması, doğal. Bu ayrı bir konu ve gözüken o ki ayrıca tartışacağız. Ancak, herhangi bir oyuna veya nesneye önem veren birinin, o oyun veya nesnenin geçmişini, üstelik de başlangıcını önemsiz görmesi, bana göre doğaya aykırıdır. Kaldı ki bu konulara sizin de önem verdiğiniz, sonraki yazdıklarınızdan belli. Öyle veya böyle, satrancı kimin bulduğu, hem de çok önemli bir konudur. Hele ki bizim izimiz, kokumuz varsa ve adımız geçiyorsa, biz Türkler için elbette daha da önemli bir konudur.

Şöyle devam etmişsiniz: "Satrancı Türklerin bulmaları ve bir zaman kesitinde sahipliklerini devam ettirmeleri fakat daha sonra muhafaza edemeyerek (birçok konuda olduğu gibi) ellerinden kaçırmaları onu benimsemedikleri veya sahip olacak gücü bulamadıkları anlamına gelebilir".

Herhangi bir ulusun, yarattığı oyunu "benimsememesi", benim aklıma kolay kolay yatmaz. Herhangi bir ulus, yarattığı bir oyunu, olağandışı koşullar nedeniyle oynamayı elbette bırakmış olabilir. Türklerde de bu görülür. Örneğin Dokuz Kumalak (Mangala), Türklerin yarattığı, dünyanın hemen her coğrafyasında oynanmış olan, 4000 yıllık bir oyundur. Ama Türkiye'deki Türkler, bu oyunu yaygın biçimde oynamayı zamanla bıraktığı gibi, yaratıcısının kendisi olduğunu da unuttu. Bunda şaşılacak fazla bir şey yok. Şunun şurasında 20 yıl kadar önce, bizim çocukluğumuzda oynadığımız birçok oyun bile bugün oynanmıyor, bilinmiyor. Bunların arasında Türk icadı olan herhangi birini İran icadı diye tanıtmaya kalksalar, herhalde birçok kişi itiraz etmeden inanır. Çocukluğumuzun oyunlarının bugün neden oynanmadığı ve İran icadı olduğuna neden kolaylıkla inanılacağı, çok açık. Herhalde bu, "benimsememek" olarak tanımlanamaz.

Türk ulusunun hele satrançla ilişkisi incelendiğinde, satrancı benimsememek diye bir şey kesinlikle sözkonusu olamaz. Türk ulusunun ister Türkiye'deki parçasına, ister diğer parçalarına bakıldığında, satrancın birçok farklı çeşidinin oynandığı görülür. Belki anımsarsınız, geçtiğimiz yıllarda Van'daki kadınların, aralarında yaptıkları buluşma günlerinde satranç oynadıkları haberini okumuştuk. Türkiye'de velilerin satranca nasıl önem verdiğini ve satranca hangi gözle baktığını da biliyoruz. Türk ulusu satrancı elbette benimsemiş durumda. Uluslararası turnuvalarda neden başarısız olduğumuz ise ayrı bir konu. Bu forumda o konu çeşitli kereler açıldı, bundan sonra da açılacak.

Şu dediğiniz doğru: Yarattığımız satranca sahip olacak gücü bulamadık. Bunun nedenini düşünmek fazla zor değil. Gerekirse ilerde bu konuyu daha geniş açarız. Ama Feti Bey, benim şu anda dikkatinizi çekmek istediğim başka bir şey var: "Birçok konuda olduğu gibi" diye bir parantez açmışsınız. Demek ki o veya bu nedenle yaratıp da sahipliğini koruyamadığımız, bu nedenle de başkalarının bir güzel sahipleniverdiği birçok konunun var olduğunun siz de farkındasınız. Satrancın da aynı kaderi paylaştığına inanmak, bunların hiç farkında olmayanlara göre, sizin için daha kolay olsa gerek. Ve kuşkulanmanız gerekir.

2. Konu:
Erlerin geri dönmeyişi konusunda şunları yazmışsınız: "Erler bal gibi de geri dönerlermiş. Tarih kitaplarında okuduğumuza göre; strateji ve taktik gereği erler ortadan düşmana hücum ettikten bir süre sonra geri dönerler, hem de epeyce geri dönerlermiş, kaçarcasına. Ta ki, düşman yarım ay içine sıkıştırılana kadar. Sonra da en önde hakan olmak üzere ileri giderlermiş".

Öncelikle bu önemli bilgi için çok teşekkür ederim. Yazıya Ek adı altında, ayrıca ekleyeceğim. Eğer adınızı soyadınızı yazarsanız, aktardığınız bilgiyi o ad soyada teşekkürlerimi belirterek eklemekten mutluluk duyarım. Ayrıca, sözkonusu kitabın önemli bir kaynak olduğunu algılıyorum. Kitabın adını verirseniz, bir an önce edinmeye çalışacağım. Bu yazdıklarınızın satranç tahtası üzerinde nasıl uygulandığını da epey merak ettim açıkçası.

Bu arada Feti Bey, dikkat ettiniz mi ki yazdığınız bilgi, Türklerle özdeşleşmiş ve Türklerin ünlü bir savaş taktiğidir: Çekilir gibi yapıp zamanı geldiğinde saldırmak. Tarih başka hangi ulusu bu taktikle bütünleştirmiştir? Birçok savaş ve Tarih kitabı, Türk atlılarının geri çekilişinin, doğrudan saldırısından daha tehlikeli olduğunu yazmıştır. Yarımay dediğiniz şey, Hilâl taktiğinin bir uygulaması değildir de nedir? Yalnızca şu yazdıklarınız bile satrancın bir Türk oyunu olduğunu bağırıyor, siz duyamadığınızı mı söyleyeceksiniz Alla'şkına?

Belli ki Türk atlılarında görülen bu Türk savaş taktiğini, Türkler, satrançta, Er hareketi olarak tanımlamış. Erlerin hareketi önceleri böyleyken, ne zaman geri gitmez olmuş, orasını bilmiyorum. Ama elbette bir zamandan sonra ve bir nedenle geri gitmez olduğu kesin. Bu hareket Batı icadı mı: Hayır. Er hareketinin neden ve ne zaman değiştiği konusunda okuduğunuz bir bilgi veya sizin açıklamanız var mı? Varsa yazın, okuyalım. Ben bu konuda bir şeyler yazdım. Oldukça da önemli, ilgiye değer ve zarif bağdaştırmalar yaptım.

Dikkat ediniz: Sizin Erlerin önceki hareketine ilişkin verdiğiniz bu önemli bilgi, benim yazdıklarımı çürütmüyor. Herhangi bir çelişki de yok. Ortada yalnızca, önceki hareketle yeni hareketin farklı felsefeleriyle ilgili bir durum var. Burada, satranççıların genel olarak yanıldığı bir durum kendini göstermeye başlıyor: Satranç, sıfırdan yaratılmış bir oyun değildir. Böyle bir şey olanaksız ve doğaya aykırıdır. Satranç, kendinden önceki oyunların evrilmesiyle oluşmuş bir oyundur. 8 sayılı yorumdaki bağlantıda anımsattığım yazıda, üç yıl önce bu konuya değinmiştim.

3. Konu:
Öğrencinizle ilgili anınız çok hoş. Okumak ve anlatmak gereken bir anı. Ben de satranç forumlarındaki ilk yazılarımı, VezirÇıkacakPiyon adıyla yazmıştım.

Elbette yine de siz bilirsiniz, ama bence Batı tanımızı değiştirmeniz gerekir. Çünkü eğer "düşünme, yaşama, gelişme felsefesi" kavramlarını, "bütün zaman dilimleri için" Batı tanımı içine katarsanız, Doğu'nun bu kavramlara tarihin hiçbir döneminde uymadığını ve asla uymayacağını kabul etmiş olursunuz. Bu ise hem geçmiş, hem gelecek, hem de yaşamdaki değişim ilkesi açısından çok açık bir yanlıştır.

Bu kabullerinize göre, Güney Kore "Batı" olurken, hemen yukarısındaki Kuzey Kore ise "Doğu" olup yönler birbirine girmiş oluyor. Üstelik de tanımınıza göre Güney Kore, birkaç yıl öncesine kadar Doğu idi. Yani Batı tanımınız zamana bağlı değilken, yönler zamana bağlı oluyor. Dahası, ortaya şu soru çıkıyor: Batı olarak tanımladığınız örneğin Japonya, acaba kendisini Batı olarak mı tanımlıyor, yoksa Batı ile açık seçik bir mücadelenin, sert gerilimlerin içerisinde midir?

Geçer piyon konusunda şunları yazmışsınız: "Batı'nın değiştirdiği, geliştirdiği kurallar ve stratejiler piyona öyle bir değer ve destek veriyor ki; geçer piyon ilerlerken aynen bir annenin bebeğini koruduğu gibi var güçleriyle onu tehlikelerden koruyorlar. Gerektiğinde bir şövalye veya bir rahip veya bir kraliçe piyon hedefine ulaşabilsin diyerek kendisini feda edebiliyor. Piyon hedefine ulaştığında da kazanç kapıları açılıyor."

Öncelikle, Batı, satranç kurallarını değiştirdi, ama geliştirmedi. Geliştirmek şöyle dursun, oyunun ayarını bozdu. Neden bozduğunu da yazdım.

İkincisi, geçer piyon kuralını yaratan, Avrupalılar değil. Daha önceden de vardı. Nasıl ortaya çıktığını birazdan okuyacaksınız. Az önce yazdığım gibi, satranç, sıfırdan oluşturulmuş bir oyun değil, önceki oyunların evrilmesiyle oluşmuş bir oyun. Satrancın geçmişinde hiç kuşkusuz, dama da var. Damada da son kareye çıkan taş, Dama olur. Birazdan göreceğiniz gibi, belli ki satranca da böyle geçmiş. Arslan Küçükyıldız'ın, 8 sayılı yorumda verdiğim bağlantıdaki önemli yazısından, bu konuda şunları aktarayım:

_____________
1) "Türk Mangalası’nda özel taşlar görülür. Yine bazı taşlar, sıradan bir taş iken oyundaki durumu ile özel taş konumuna geçer. Bu durum Dama ve Satranç oyunlarında sıradan taşların önemli taşlar haline gelişini hatırlatmaktadır."

2) "Türk Zekâ Oyunlarının (3 Taş, Dokuz Taş veya Dokurcun, 12 Taş oyunları ile Mangala, Dama Satranç vb.) çok önemli bir ortaklığı ve benzerliği vardır. Üç Taş oyununun gelişmişi olan Dokuz Taş oyununda 3 taşı kalan oyuncunun üç taşı da uçabilme özelliği kazanıp oyun tahtasının istediği yerine konabilmektedir. İşte bu kural Türklerin buldukları dâhice bir kuraldır. Bu kural, Mangala Oyununda kuyulardaki taşlar belli bir sayıya ulaştırıldığında (3, 4, 5), kuyunun içine farklı renkteki bir taşı, kemiği veya Tuzdık’ı koyabilme kuralına benzemektedir. Bu taşın konduğu kuyu kapanır veya kuyuya düşen her taşı alabilme imkânı doğar (Satrançtaki vezir gibi bir güç yüklenir). Kurt-Koyun Oyununda koyunlar karşı kıyıya ulaştığında her yöne hareket edebilme kabiliyeti kazanır. Kurt-Koyun oyununun gelişmişi olduğunu düşündüğümüz Dama oyununda son çizgiye ulaşan taşınız farklı bir özellik kazanır (Önünde taş yoksa uçabilir). Tıpkı Satrançta olduğu gibi: Satrançta piyonunuzu son çizgiye ulaştırdığınızda istediğiniz oyuncuya dönüşür. Mevcut bir oyuncunun veya savaşçının, oyunun veya savaşın durumuna göre birdenbire farklı bir güç, ruhi bir destek kazanması savaşın çehresini değiştirmesi anlamına gelmektedir. Bu taktik, savaş sanatını iyi bilen Türkler tarafından sık sık kullanılmış olmalıdır. Yakından bakıldığında Türklerin Üç Taş, Dokuz Taş, Oniki Taş, Mangala, Tavla, Dama, Kurt-Koyun ve Satranç gibi oyunları şüphe yok ki birer savaş oyunudur."
_____________

Feti Bey, "Geliştirilen bu geçer piyon kuralı, piyona verilen önemli bir değer ve görevdir" demişsiniz. Doğru. Er'e işte o değeri ve görevi Türkler vermiştir. Tıpkı daha önceden yarattıkları oyunlarda da verdikleri gibi.

Eski satrançtaki Er'le bugünkü satrançtaki Piyon'u bir karşılaştırın. En basitinden Er, yakın dövüşte bugünkü Piyon'dan çok daha etkili. At ve Fil, Er'e uzaktan saldırmak zorunda ve Vezir de zaten bugünkünden çok daha güçsüzdü. Yalnızca bunları düşünmek bile Er'le Piyon'un oyun içindeki ağırlıklarını karşılaştırmalı görmeye yeter.

Son olarak, Batı'nın halkına verdiği değersizlikten sözetmiş olmama karşılık olarak, bir batılı olan Filidor'un sözüyle kapatmışsınız: "Piyonlar satrancın ruhudur". O sözün tümünü yazayım:

"En büyük isteğim, heniz düşünülmeyen, daha doğrusu şimdiye kadar anlaşılmayan bir yeniliği ortaya koymaktır: Piyonlarla oynamaktan sözetmek istiyorum. Piyonlar partinin ruhudur. Savunmayı ve taarruzu yapacak olan yalnız Piyonlar olduğu gibi, oyunun sonunu da yine Piyonların durumu belirler".

Yani bir Batılı olan Filidor, diğer Batılılar'ın anlamadığı bir yenilik yaparak Piyona önem vermiş. Ancak, yine de Filidor'un oyun tarzının bu sözle ne kadar uyuştuğu konusunda kuşkum var. Filidor'un oyunlarını kendim incelemedim. Bu forumda Filidor'un oyunlarını incelemiş kişiler herhalde vardır. Yazsınlar, biz de öğrenelim. Ancak, üç yıl kadar önceki bir sohbette, Filidor'un oyun yapısının piyon fedalı olduğunu duyunca, söylediği sözle oyun tarzı arasındaki çelişki kafamı kurcalamıştı. Yanlış anlamadıysam, önce piyonları kırışır, sonra da diğer taşlarla oynarmış. Belki de ben yanlış anlamışımdır da, bütün taşlarla kırışlara girerek, piyonun oyun sonundaki gücüne yönelik bir oyun tarzı vardır. Bilemiyorum. Ama anlaşılan her durumda, ortada satranç taşlarını feda eden bir oyun tarzı var. Sonraki satranççılar, "taşları böyle feda etmekle olmaz, dengeli oynamak gerekir" demiş ve daha sonra da satranç ona göre oynanmış. Dediğim gibi, bunlar, sohbetlerden benim anladıklarım. Yanlışsam, ustalar düzeltsin.

İkincisi, bir satranççının böyle bir söz söylemesi, hatta bu söze uygun bir oyun tarzı bile olsa, bütün Batılı satranççıların aynı kafa yapısında olduğunu göstermez. Hele Batı'nın siyaset anlayışının o satranççının bakışaçısıyla aynı olduğunu hiç göstermez. Batı'da farklı farklı oyun tarzı akımları yaşandı. Filidor'unki bunlardan yalnızca biriydi.

Üçüncüsü, Cesur Yürek filmini izlediyseniz, filmin bir yerinde İngiliz ordusu komutanı, savaşta en önce, İngiliz olmayan yayaları, yem gibi sürüyor. Bu, insanın Batı'nın gözündeki değerinin tipik bir örneğidir. Başkalarına hiç önem vermezler. Aynı şekilde kendi halklarına da. Çörçil'in "Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir" sözünü aktardım; daha ne anlatayım? Adamlar bu Çörçil'e bugün bile örnek olarak ve neredeyse deha olarak bakıyor.

Atom bombası denemelerinden ekonomi tarzlarına kadar, halklarını yönetim biçimlerinden sınıfsal mücadelelere kadar, sağlık politikalarından halklarına verdikleri eğitime kadar (eğitimden sözetmem birçoklarını şaşırtmış olabilir, soru gelirse ve gerekirse daha sonra açarım) yığınla örnek sayılabilir. İsterse elli Batılı satranççı Filidor'unkine benzer sözler söylesin, Tarihsel ve güncel gerçek çok açık: Batı, kendi halkına bile önem vermez. Bunun tartışılacak bir yönü yok, bunu göremeyenler için yalnızca incelenecek bir yönü var.

"Satrancımızın geldiği seviye, piyona verdiğimiz değer kadardır" demişsiniz. Bu ve başka konularda bu tür sözleri çok duyuyoruz. Sanki herkes birer papağan, birbirini tekrar eder gibi. Siz kendinizi böyle kişilerden ayırın. İşin gerçeği şu:

Bir gün bir gazeteci, Çe Gevara'ya "bir devrimcinin en büyük özelliği nedir" diye soruyor. Çe Gevara'nın verdiği yanıt çok önemlidir: "Aşk. İnsanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkı. Benliğinde bunları taşımıyorsa, gerçek bir devrimci değildir O".

Bir kişi, kafasında ne kadar büyük ve önemli tasarılar olursa olsun, eğer ulusuna ve ülkesine aşkla bağlı değilse, büyük heveslerle sırtladığı görev ve yükü taşıyamaz. Satranç için de durum budur. Siz Feti Bey olarak, Türkiye'deki tüm satranç camiası içerisinde Türkiye'yi ve Türk ulusunu en iyiye, en yükseğe yakıştıran, bunu dillendirmekten bıkmadan, buna göre çalışan, iş yapan herhangi bir kişi tanıdınız mı? Ben şurada satrancı Türklerin bulduğuna ilişkin bir yazı yazdım, öfke dolu tepkilere bakıp da bir düşünün. Sizce, örneğin bir ara Federasyon yönetimine aday olan ve birazdan kendi köşesinde benim için yazdıklarını okuyacağınız Suat Atalık, Türk satrancını düşlediğiniz yerlere çıkarabilecek kafa yapısına sahıp biri midir? Büyük bir satranççı olmak başka bir şey, bütün bir ülkenin ve ulusun satrancını dünyanın en üstüne taşımak başka bir şey. Satranç sevgisi bir insanı büyükusta yapabilir, ama o büyükusta eğer ulus ve ülke sevgisini ta çekirdeğinde hissetmiyorsa, ülke satrancını hiçbir yere taşıyamaz. Sonra da hiç utanıp sıkılmadan kendisini değil de beni bencil, ulus sevgimi de etnosantrik olarak yaftalamaya kalkar. Sağa sola da "satranç kurumlarında satranççı yok" diye sözler saçar. Şimdi anladınız mı kendisi niye o kurumlarda değil? Satranççı değil dediği o kişiler, o kuruma girmek için hiç olmazsa yol yordam biliyor. Bunda o da yok.

İkincisi, bir ülkenin herhangi bir kurumu, ülkenin genel durumundan bağımsız olamaz. Örneğin siz ülkenin bağımsızlığını kurtarmadan, eğitimini kalıcı olarak düzeltemezsiniz. Veya tarımını. Veya sanayisini. İşte onun için "tam bağımsızlık". Bir ülkenin bütün kurumları gerçekte birbirine bağlıdır. Herhangi bir kurumda bir çürüklük varsa, farklı ölçülerde de olsa, diğer tüm kurumlarda da aynı çürüklük vardır. İster özel, ister resmi kurum olsun. İster Belediye, ister Askeriye olsun. Bu durum, satranç için de aynen geçerli. İşte bu yüzden, bir kurumu gerçek anlamda düzeltmeye kalkan herhangi birisi, bütün bir ülkenin bozukluğunun ağırlığına karşı kuvvet sarfetmek zorunda hissetmekten kendisini kurtaramaz.

Ancak, kurumlardaki bu birbirine bağlılığın bir anlamı da şudur: Sen eğer tüm bunlara rağmen başında olduğun kurumu düzeltebilirsen, diğer kurumlar ve ülke de düzelir. Kendi kurumunda yarattığın bu düzelme de, böylece kalıcılığa ulaşır. Siz tüm Türk satranç camiasında, bütün bu zorluklara karşı yılmadan mücadele edebilecek herhangi kişi tanıyor musunuz? İşte tüm bu saydıklarımı başarabilmek için, Türkiye'ye ve Türk ulusuna büyük bir aşk beslemek gerekir. Kendini feda etmek gerekir. Hani "geçer piyon için diğer taşlar, bir annenin bebeğini koruduğu gibi var güçleriyle tehlikelerden koruyorlar, piyon hedefine ulaşabilsin diye gerektiğinde kendisini feda edebiliyorlar" demiştiniz ya, kendini tıpkı öyle feda etmek gerekir işte. İşte o yüzden Atatürk, "Ata Türk" adını kabul etmiştir ve gerçekten de haketmiştir; son derece de yakışmaktadır.

Kısacası, Türk satrancının geldiği seviye, piyona verdiğimiz değer kadar değil, satrançta sorumluluk ve yetki sahiplerinin, hatta muhalefetin, Türk halkına, Türk ulusuna ve Türkiye'ye verdiği değer kadardır. Benim yazıma sert tepki verenler, bunları iyice düşünsün.

Bazıları "hani Batı, halkına önem vermez diyordun, satranç seviyeleri bizim çok üzerimizde" diye akıllarından geçirecektir. Daha sonra uğraşmayayım, şimdiden yanıtlayayım: Birincisi, o ülkelerdeki kurumlar ve o kurumlara bağlı olan satranç kurumu, bizdeki kadar çürük değil. Onlar da çürük de, bizdeki türden değil. Satranççıları bizimkilerin karşılaştığı birçok türden sorunla ilgilenmek zorunda kalmıyor. Satranca bizimkilerden çok daha fazla odaklanabiliyorlar. Bizdeyse, en basit örnek olarak, Suat Atalık gibi biri, Türkiye adına yarışamıyor. İkincisi, Türk satranç camiasının, gerçekte, bir başarı hedefi yok. Üçüncüsü, en büyük satranççıları bulundurmak başka bir şey, bir satranç ülkesi olmak başka bir şey. Benim sözünü ettiğim ulus ve ülke sevgisi, bir satranç ülkesi olmaya götürür. "Şu an" dünyada gerçek anlamda bir satranç ülkesi yok.

Son olarak, adı geçmişken, Dama konusunda ilginç bir durum daha var, ona değineyim. Almanlar Vezir'e "Däme" der. "Hanım" demekmiş. İspanyollar ve bazı Avrupa ülkeleri de Vezir için aynı kökten gelen sözcüğü kullanır.

Avrupa'da Vezir'e Kıraliçe denmesi, erkek olarak doğduğu söylenen taşın (bence en başından itibaren Hatun olarak kadın doğdu. 8 sayılı yorumda verdiğim bağlantıdaki yazıda nedenlerini yazmıştım) cinsiyet değiştirmesi konusunda yapılan açıklamalar doyurucu ve inandırıcı değil. Üstelik de çelişkili. Dama oyununda son kareye çıkan taşın Dama adıyla ve büyük olasılıkla Hanım anlamında anılması ve Kıraliçe'ye dönüştürülen Vezir'in tıpkı Dama gibi en güçlü taş haline gelmesi gerçekten de çok ilginç. Bu da benim Vezir adlı taşın aslında daha en başında Hatun olarak doğduğu biçimindeki düşüncemi güçlendiriyor.

**************




Abdulkadir Bey,

Yazdıklarıma itirazda bulunabilirsiniz. Elbette katılmayabilirsiniz de. Ama bu yazdıklarıma herhalde bilgi yığını denemez. Bu, bütün yazıda çok açık biçimde gözüküyor.

Yazıda geçen bilgileri birçok yerden bulabilirsiniz, ama böyle bir bütünleştirmeyi başka hiçbir insanoğlundan okuyamazsınız. Ayrıca, yazının farkında olunmayan çok önemli bir yanı daha var: Çok kişinin zihnini açtı, daha da fazla zihinler açacak. Dahası, eğitimle ve başka yollarla beynimize sokulan zehirli anlayışları temizleyici ve düşünmegücü kazandırıcı bir yazı. İşte bu özelliği, yazının kendisinden de daha önemli.

Yazının bir çok bilgi içerdiği konusunda haklısınız. Ama bu yazının yazarı olarak benim varlığım bu kadar büyük fark yaratıyorsa, zihin açıcı, zehir temizleyici ve düşünmegücü kazandırıcı bir yazıysa, buna elbette bilgi yığını denemez.

Okuduğunuz yazı, çok zarif bağlantıların olduğu, zeka kokan, son derece ilginç ve aslında gerçeklerin yanında çok alçakgönüllü bir yazıdır. Gelecekte hepimiz, satrancı Türklerin bulduğuna ilişkin son derece somut kanıtlar, çok daha şaşırtıcı bilgiler okuyacağız; bunu şimdiden bilin. Ama soyut düşüncelerden yola çıkan benim yazdığım bu yazı, o zaman bile değerini ve özel yerini koruyacak.

Ayrıca Fizik ve Tarih'le ilgili birisi olarak, ne bilgi yığınlarına bilimsel gerçek dendiğini, ne zarif bilgi ve düşünce örgülerine (bilimdışı hangi kaygılarla) boş bilgi yığını dendiğini, hatta denilmekle kalınmadığını, suçlanan bilimcilerin öldürüldüğünü, intihara itildiğini, akıl hastanesine tıkıldığını, itibarsızlaştırıldığını, bütün aile yaşamının çökertildiğini, akademik yaşamının bitirildiğini iyi bilirim.

İlginç bir örneğe bu forumda daha önce değinmiştim, ilginizi çekeceğini sanıyorum: Aynştayn, Özel Görelilik kuramını ortaya attığı zaman, yüz tane fizikçi, Aynştayn'ın ne kadar aptal ve söylediklerinin ne kadar saçmasapan şeyler olduğunu içeren bir kitap yayınladı. Bu yüz kişiden biri de satranççılar için tanıdık bir addır: İmanül Lasker. Peki sonuç ne oldu? Lasker'in utancının nasıl sözlerle örtülmeye çalışıldığına dikkat ederek okuyunuz: . Ayrıca, yazıda alıntılar yaptığım kitaptaki şu sözü de gözden kaçırmayın:

"Yüz yada daha fazla insanın toplanıp bir yayın listesi oluşturması temel parçacık fiziğinde tekrar moda oldu. Her biri bir şey yaptığından değil ama, sadece hukuksal olarak, yayını engelleyecek hakları olduğundan."

Yazdığım yazı için "bilimsel bir gerçekliğe dayanmadığını düşünüyorum üzülerek" demişsiniz. Şimdi üzülmeye zaman ayırmayın. Gelecekte nasıl olsa gerçeği anlattığını göreceksiniz. O zaman sevinirsiniz.

**************





Suat Atalığın 29 Haziran 2014'te, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesindeki yazısından, yazdığım yazıyla ilgili bölümü aynen aktarıyorum:


ŞOK!

Mülakatı yapan soruyor: "Hayatınızda hiç turnuvaya katılmadığınızı biliyoruz ama en beğendiğiniz oyununuz nedir?" Sadece bu sorunun absürdlüğü yeterli ama bir de üstüne diğer taraftan cevaben evde bilgisayarıyla oynadığını iddia ettiği tamamen kampüterize bir oyun geliyor: İlk şok dalgası! İkincisi de birincisini aratır nitelikte, sıkı durun: Satrancı Türkler icat etmiş! Aniden piyonların geri gitmediği kendine malum olan satranç heveslisi oyunun askeri bir icat olup, olsa olsa bizim tarafımızdan bulunacağını 2014 senesinde keşfetmiş!

Saçma sapan argümanlar, tutmayan zamanlar, aslında hiç vuku bulmamış hadiseler ve hatta bu işin parçası olmamış kişiler her dem popülaritesinden kaybetmeyecek olan egosantrik ve etnosantrik yaklaşımlarla tarihi yeniden yazma sevdasıyla çabalamanın sahte ürünleri. İçinden ayet çıkaran satranç programından, içinde satranççı olmayan satrançla ilgili kurum ve kurullara dek, artık hiç bir şey beni şoke edemez derken bu birbirinden müstakil makaleler beni hayrete düşürdü.

Satrancın menşei tam olarak bilinmemekle birlikte, birçok lisana Fil olarak girmiş figür Hindistan ihtimalini kuvvetlendirmekte. Satrancın bugün tanıdığımız şekle oturması ve gelişimi 19. yüzyılı bulurken, merkezi de hep Avrupa kentleri. Türkiye'de bilinen ilk turnuvalar 1940'lı yıllara dayanmakta daha evvelindeyse hiçbir aktivite yok! Kendini, çoluğunu, çocuğunu, şehrinden, ulusuna kadar aslında olduğundan değişik biçimlerde işin içine katmaya çalışanlara benim tavsiyem, kitap okuyup oyunu öğrenmeye çalışmaları. Satrançta fikir ileri sürebilecek hale gelmek için aynı anda bir sporcu olarak yarışmalı, bilim adamı kadar çalışmalı, sanatçı kadar da tahtada yaratılandan zevk almalısınız.

**************





Suat Atalık,

Yazını haber aldığımda, belki bir şeyler yazmışsındır diye Özgür Satranç Forum'a da baktım, ama yazını göremedim. Demek ki kimsenin karşılık veremeyeceği yerlerde konuşmaktan hoşlanıyorsun. Gerçi yine de seni böyle tanımlamakta acele etmeyeyim. Belki yakında burada da yazarak öyle bir kişiliğe sahip olmadığını bize kanıtlarsın.

İkincisi, benim için, "satrancın olsa olsa bizim tarafımızdan bulunacağını 2014 senesinde keşfetmiş" demişsin. Demek ki yazıyı düzgünce okumamışsın bile. Hani bilimadamı gibi çalışmayı, okumayı salık veren sen. Yazının daha en başında "geçen yıl" ifadesini kullanmıştım. Yazım içerisinde "tutmayan zamanlardan" sözetmişsin ya, 2014 - 1 = 2013 eder. Kaldı ki eğer yazıyı azıcık dikkatle okumuş olsaydın, bu 2013'ün, benim piyonların neden geri gitmediğini düşündüğüm yıl olduğunu anlardın. Yoksa satrancı Türkler'in yarattığını ilk olarak dillendirdiğim yıl, 2013 değil. Onun altı yıllık bir geçmişi var. Üç yıl önce de bu konuda bu forumda başka bir yazı yazmıştım.

Yine benim için "aniden piyonların geri gitmediği kendine malum olan satranç heveslisi" demişsin. "Piyonlar neden geri gitmez diye hiç düşünmemiştim" dememişsin de, bunun üstünde düşünmüş olan beni, aklınsıra ve aklının yettiğince küçültmeye ve alay etmeye çalışmışsın. Böyle birisinin, varsa, kişiliğini nasıl tanımlamalı?

Anlaşılan, satrancın askeri bir oyun olmadığını savlıyorsun. Ama bu konuda ortaya birşey koymamışsın. Tabi neye dayanarak böyle savladığını merak ediyoruz. Belki sen yazarsın. Belki başkası yazar. Ben bu konuda şimdilik yalnızca, Feti Bey'le yazışmamızdan iki bölümü buraya da aktarayım:

A) Feti Bey şu önemli bilgiyi vermiş:
___________________
"Erler bal gibi de geri dönerlermiş. Tarih kitaplarında okuduğumuza göre; strateji ve taktik gereği erler ortadan düşmana hücum ettikten bir süre sonra geri dönerler, hem de epeyce geri dönerlermiş, kaçarcasına. Ta ki, düşman yarım ay içine sıkıştırılana kadar. Sonra da en önde hakan olmak üzere ileri giderlermiş."
___________________

Şimdi sen bu oyuna "savaş oyunu değildir" mi diyeceksin? Demek ki bir oyunun büyükustası olmak, o oyunun ne oyunu olduğunu anlamaya yetmiyormuş.

B) Feti Bey'e yazdığım yorumun bir yerinde, "satranç, kendinden önceki oyunların evrilmesiyle oluşmuş bir oyundur" diyerek aşağıdaki bilgileri paylaştım. Bunları bildiğini sanmıyorum; oku, öğren. Gerçi okuyasın diye daha önce iki kez paylaştık ama, demek ki bilgiyi sana ille de bebek gibi lokma lokma vermek gerekiyor:

___________________
Arslan Küçükyıldız'ın 8 sayılı yorumda verdiğim bağlantıdaki önemli yazısından, bu konuda şunları aktarayım:

1) "Türk Mangalası’nda özel taşlar görülür. Yine bazı taşlar, sıradan bir taş iken oyundaki durumu ile özel taş konumuna geçer. Bu durum Dama ve Satranç oyunlarında sıradan taşların önemli taşlar haline gelişini hatırlatmaktadır."

2) "Türk Zekâ Oyunlarının (3 Taş, Dokuz Taş veya Dokurcun, 12 Taş oyunları ile Mangala, Dama Satranç vb.) çok önemli bir ortaklığı ve benzerliği vardır. Üç Taş oyununun gelişmişi olan Dokuz Taş oyununda 3 taşı kalan oyuncunun üç taşı da uçabilme özelliği kazanıp oyun tahtasının istediği yerine konabilmektedir. İşte bu kural Türklerin buldukları dâhice bir kuraldır. Bu kural, Mangala Oyununda kuyulardaki taşlar belli bir sayıya ulaştırıldığında (3, 4, 5), kuyunun içine farklı renkteki bir taşı, kemiği veya Tuzdık’ı koyabilme kuralına benzemektedir. Bu taşın konduğu kuyu kapanır veya kuyuya düşen her taşı alabilme imkânı doğar (Satrançtaki vezir gibi bir güç yüklenir). Kurt-Koyun Oyununda koyunlar karşı kıyıya ulaştığında her yöne hareket edebilme kabiliyeti kazanır. Kurt-Koyun oyununun gelişmişi olduğunu düşündüğümüz Dama oyununda son çizgiye ulaşan taşınız farklı bir özellik kazanır (Önünde taş yoksa uçabilir). Tıpkı Satrançta olduğu gibi: Satrançta piyonunuzu son çizgiye ulaştırdığınızda istediğiniz oyuncuya dönüşür. Mevcut bir oyuncunun veya savaşçının, oyunun veya savaşın durumuna göre birdenbire farklı bir güç, ruhi bir destek kazanması savaşın çehresini değiştirmesi anlamına gelmektedir. Bu taktik, savaş sanatını iyi bilen Türkler tarafından sık sık kullanılmış olmalıdır. Yakından bakıldığında Türklerin Üç Taş, Dokuz Taş, Oniki Taş, Mangala, Tavla, Dama, Kurt-Koyun ve Satranç gibi oyunları şüphe yok ki birer savaş oyunudur."
___________________

Gerçi aklıbaşında biri için satrancın bir savaş oyunu olduğunu anlamaya bu kadarı bile yeter. Öte yandan, satrancın bir savaş oyunu olduğu konusu, özellikle gözardı edilen ama çok önemli bir konudur. Özellikle de satrancı kimin yarattığı konusunda. Bu konuyu zamanı geldiğinde başkası açmazsa, ben yeniden açacağım.

Gelelim, "tutmayan zamanlar" konusuna. Özgür Akman da aynı şeyi yazmış. İşte ikinizin bu yazdığına da ben şaşırdım. Ben bütün bir yazı boyunca hiç bir tarih vermedim. Yazı içinde geçen tarihler, Kasparov'un verdiği tarihler. O bölümü hemen aktarayım. Kasparov demiş ki:

"... Bununla birlikte Avrupalılar, satrancın 'Hint' versiyonuyla ancak 17. yüzyılın sonunda tanışmıştır. Ancak geçerli olan bir tek şey iddia edilebilir: Çağdaş satranç, 15. yüzyılda Akdeniz'de ortaya çıkmıştır."

Kasparov'dan aktardığım bu yazı, aslında daha önce bu forumda Hüseyin Aktaş'ın açtığı "STAUNTON, KASPAROV, ANAND VE DSM" adlı başlıktan bir alıntıdır (). Hüseyin Aktaş, Kasparov'un kitabından aktarmış.

Bugün ise çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İki kişi (herhalde başkaları da vardır) şaşırmış olacaklar ki, Kasparov'un bu tutarsızlığını (eğer tutarsızlık varsa) sanki ben yapmışım gibi bana ve yazıma çamur atıp küçültmeye ve önemsizleştirmeye çalışmışlar. Gerçekten de çok ilginç ve ibret verici. İşte öfke, insanın aklını böyle alıp götürür. Yalnız, benim yazımı okumadan sizin bu yanlış tespitinize güvenecek kişiler, bir gün benim yazımı da okursa, sizin yorumlarınıza olan güvenleri haklı olarak kırılacaktır. Peki biz sizin yorumlarınıza ne kadar önem vermeliyiz?

Hüseyin Aktaş'ın açtığı başlık, epey okunmuş ve üzerinde tartışılmış bir yazıydı. Hiç kuşkum yok ki o tartışmayı sen de Özgür Akman da okudunuz. İkinizin de "Kasparov bir savda bulunuyor, ama verdiği tarihler bile birbirini tutmuyor" dediğine tanık olamadık nedense. Bakalım Kasparov ve bu yazdıkları için bundan sonra ne diyeceksiniz. Anlaşılan, Kasparov'un yazıları "bilim" ve tutarlılık süzgecinden geçmeden okunuyor. Sıra bir kendi halinde bir Türk'ün sözlerine gelince birdenbire herkesin "bilimsellik", tutarlılık süzgeçleri açılıveriyor. Peki böyle kişileri nasıl tanımlamak gerekir ve "bilim kaygılı (!)" olduğunu söyledikleri yaklaşımlarını ne kadar ciddiye almak gerekir?

Belki yazım içerisinde benim hâlâ göremediğim başka bir tarih tutarsızlığı görmüşsünüzdür. İkinizden biri herhalde onu yazar. Eğer yazmazsanız, bu konuyu ileride yeniden ben açacağım.

Son paragrafa ilginç bir ifadeyle girmişsin: "Satrancın menşei tam olarak bilinmemekle birlikte...". Satrancın kökeni ya tam olarak bellidir ya da hiç belli değildir. Ne demek "tam olarak bilinmemekle birlikte"? Demek ki okuduğun kaynaklara göre satrancın kökeni belli değil, ortada yalnızca kuşku var. Ben neler neler yazmışım, Feti Bey eski satrançta yeralan Türk taktiği konusunda bilgi vermiş, bunlar senin aklına hiç yatmazken, yalnızca Fil adlı bir taşın varlığı, seni satrancın Hindistan'dan çıktığına inandırmaya yetiyor; öyle mi? Satrancı Hintlilerin yaratması senin için büyük olasılık olurken, Türklerin yaratması düşünmeye bile gerek olmayan bir saçmalık oluyor. Peki, senin Hindistan tarihi hakkında en ufak bir bilgin var mı? Ya hayvan evcilleştirilimi konusunda en ufak bir bilgin var mı? Elbette yok. Konusu açılırsa, bunlar da ileride bu başlıkta yazılacak. O zaman öğrenirsin.

"Satrancın bugün tanıdığımız şekle oturmasının ve gelişiminin 19. yüzyıla dayandığını" yazmışsın. Az önce değindiğim nedenden dolayı, bunları bir ara Kasparov'a öğretirsin. Bana anlatma.

"Satrancın gelişiminin merkezi hep Avrupa kentleri" demişsin. Bir kere onun adı, gelişim değil, değişim. Daha da doğrusu, oyunun ayarının bozulmasıdır. İkincisi, senin satrancın Avrupa öncesi evrimini ve gelişimini hiç bilmemen, satrancın daha önceden hiç gelişmediği anlamına gelmez. Demek ki sen ve okuduğun kaynaklar, o gelişimi bilmiyor; bu kadar basit. Senin bizim evdeki televizyonu görmüyor olman, bizim evde televizyon olmadığı anlamına gelmez. Türkiye'nin değil, dünyanın en iyi televizyoncusu olsan bile.

"Türkiye'de bilinen ilk turnuvalar 1940'lı yıllara dayanmakta daha evvelindeyse hiçbir aktivite yok" demişsin. Bakıyorum da olayları değerlendirme gücünde, o zamanki ülke koşullarını gözönünde bulundurmak diye bir şey yok. Neyi kanıtlamaya çalışmışsın, anlamadım. Ha şimdi anladım sanırım: Galiba sen, Türk tarihini, Türkiye Cumhuriyeti tarihinden ibaret sanıyorsun. Eğer öyleyse, yazdığım yazıyla senin gözünde epey saçmalamışım demektir. Hani sen saçmalamamışsın da ben saçmalamışım...

Bu konuda şimdilik yalnızca şunu yazayım: Yine bu forumda da paylaşılmış olan bir yazıda, dünyanın satrançtaki ilk büyükustası olarak kabul edilen es-Suli'nin (ölümü: 946) Türk olduğu belirtilmişti (). Es-Suli adını duymuşsundur diye kabul ediyorum. Es-Suli'nin Türk olduğunu bilmeyi ise, senin gibi birinden tabi ki asla beklemiyorum. Bunu da böylelikle öğrenmiş ol.

Şöyle bir şey yazmışsın: "Kendini, çoluğunu, çocuğunu, şehrinden, ulusuna kadar aslında olduğundan değişik biçimlerde işin içine katmaya çalışanlara benim tavsiyem, kitap okuyup oyunu öğrenmeye çalışmaları". Şu yazdıklarımdan sonra hâlâ bana kitap okumayı önermeye yüzün olur mu bilmem. Yalnız, ifaden gerçekten çok garip. Hadi "ulusu işin içine katmak"la beni kastettiğini anladım da, öncesinde yazdıklarınla neyi veya kimi kastediyorsun; biraz açsaydın. Birilerinin çoluk çocuğunu ve şehrini ("çoluk çocuğu ve şehri, olduğundan değişik biçimlerde işin içine katmak" da ne demekse) işin içine katmaktan gocunması mı gerekiyor, anlamadım ki.

Süslü birşeyler yazmışsın: "Satrançta fikir ileri sürebilecek hale gelmek için aynı anda bir sporcu olarak yarışmalı, bilim adamı kadar çalışmalı, sanatçı kadar da tahtada yaratılandan zevk almalısınız". Bırak şimdi böyle sözleri. Şu konuda fikir tartışmasına girebiliyor musun, onu göster.

"Saçma sapan argümanlar, tutmayan zamanlar, aslında hiç vuku bulmamış hadiseler"den sözetmişsin. Bunlar neymiş, bir anlat bakalım. Egosantrik, etnosantrik ve bilimsellik konuları, zamanı geldiğinde burada nasıl olsa tartışılacaktır. Belki sen de katılırsın da, ağzında gevelediğin bu kavramlara ne kadar hakim olduğunu, bu kavramları tartışabilecek biri olup olmadığını, böylelikle görebiliriz.

Yazımın bir yerinde "...Bu da, satrancın kendisinin tümüyle sıtratejiye dayanan bir oyun olmasına rağmen, çok büyük satranççıların gerçek yaşamlarında sıtratejinin ve savaşçılığın S'lerinden bile habersiz olmalarının nedenini açıklar" diye yazmıştım. Sanırım biraz da buna bozuldun. Bakalım beni yanıltabilecek misin. Bu forumu takip ettiğin belli. Savaşçılığını ve sıtrateji ustalığını görelim. Yok eğer "ben kendi köşemden, uzaktan çamur atarım" diyorsan, biz de bu huyunun ve kişiliğinin adını koyalım o zaman.

Son olarak da şunu yazayım: Hiç kimsenin en ufak bir kuşkusu olmasın ki satranç, Türklerin yarattığı bir oyundur ve bunun belgeleri birilerinin ellerinde. Batılı birilerinin kesinlikle ellerinde de, büyük olasılıkla Doğulu birilerinin de ellerinde. O belgeler, bir gün açığa çıkacak. Ve satrancı Türklerin yarattığı, gelecekte, hiç itiraz edilemeyecek biçimde ortaya konacak. Ömrün yeterse, o gün senden yeniden bir yazı bekleyeceğiz. O güne kadar bu yazını saklıyorum. Ömrün yetmezse, bu yazın yine anımsatılacak, bunu da bil.

**************





Oktay Ertan,

"Şu erlerin geri gitmeme örneği bana çok komik geldi. En cesurlar bizim erler, o yüzden mi geri gitmezler acaba? 'En büyük asker bizim asker!' dedikleri buymuş meğer, yeni anladım" diye yazmışsın. Hayır, hiçbirşey anlamamışsın. Yazıyı düzgünce okuduğun bir gün, kimin yazdıklarıyla komik duruma düştüğünü göreceksin.

"Burg kelimesinin Burç kelimesinden gelmesi birşey ifade etmez" diye yazmışsın. Ben, Burg sözcüğünün Burç'tan geldiğini yazmadım. Her ikisinin de Türkçe Bur kökünden geldiğinin çok açık olduğunu yazdım. Bu konuya başka bir gün yeniden gireceğimizi sanıyorum.

Öte yandan, "ortada bir argüman yok" demişsin, ama Bur konusunda aleyhte hiçbirşey ortaya koymadığın gibi, bir de bunun zaten önemsiz olduğunu yazmışsın. Demek ki yüksek lisansını Çeviribilim'de yapmış olan senin için Kökenbilim çok da önemli değil. Öte yandan, kaynak sözcük olarak kuşkulanılacak ilk sözcüğün Bur olduğu, son derece açık. Bilimsel kuşku denilen şey, işte budur azizim: Böyle bir kuşku üzerinden hareket etmektir. Yoksa kabul edilmek istenmeyen şeylerden uzak durmak için bilimin adını kullanmak değil. Bilimsellikten sözetmişsin, ama daha Bur sözcüğünün kaynak olduğu konusunda kuşku bile duymuyorsun. Benim yazdıklarımın bilimsel olup olmadığını, böyle birisi mi belirleyecek? Sana mı soracağım? Senin "bilimsellik" sözlerini mi ciddiye alacağız?

"Bazen ilişki hayal ettiğiniz gibi A'dan B'ye değil, B'den A'ya doğru olabiliyor" diye yazmışsın. Anlaşılan, bu konuda da ileride örnekler yazışacağız.

Şöyle demişsin: "Belli bir sözcüğün tek kökenden geldiğini varsaymak çok iddialı olduğu gibi insanlığın ortak bir dil algısının bulunduğunu varsaymak diğer kanatta sıkça yapılan bir hatadır" Sırası geldiğinde bu konudaki düşüncelerini ayrıntılandırmanı ve daha açık yazmanı isteyeceğim. O konuya da büyük olasılıkla böyle gireceğiz.

Önce, satrancı Türkler yaratmış olsa bile bunun öneminin olmadığını demeye getirmişsin. Daha sonra, konuyu Kökenbilim'e getirip, aynı biçimde, "Burç kelimesinin kökeninin Arapça mı, Türkçe mi olduğunun herhangi bir önemi yoktur" demişsin. E, madem sizler için önemi yok, niye bu kadar kişi aynı şeyi yazıyor? Sakın "düşüncemizi belirtiyoruz" deme bana. Çünkü ben de sana "Öyle mi? Peki benim yaptığım neydi?" diye sorarım. O zaman bu kadar kişinin böylesine yerden yere vuran yaklaşımlarının sınırı aşmadığını nasıl savunacaksın?

Kaldı ki düşünce denilen şeyi üretmek, emek ister. Sizin yaptığınız şey, düşünmek değil. Hepiniz de benim zaten çok çeşitli konularda defalarca duyduğum şeyleri aynen tekrar etmişsiniz. Burada düşünce nerede? Sizin farkınız nerede? Düşünce belirten siz değilsiniz, benim. Şu yazıda yazanları başka kimseden duyamazsınız. Düşünce, orada. Hem de çok zarif bir biçimde orada. İşte sizin yaptığınız şey, böyle bir kişiyi aklınızsıra küçültmek ve eleştiri adabının sınırlarını aşmak.

Hiç dikkat ettin mi, ben satrancı Türklerin bulmuş olmasının veya Burg ile Burç'un Türkçe Bur'dan geliyor olmasının önemli olduğunu hiç yazmadım. İma bile etmedim. Peki bu kadar kişinin "konuyu önemsiz gördüğünü" bu kadar çok ifade etmesinin nedeni nedir? Demek ki gerçekten de önemliymiş ve sizler bunun önemini içten içe hissediyorsunuz.

**************






Özgür Akman,

Anlaşılan seninle uzun uzun yazışacağız. Yakında yazımı satır satır irdeleyeceksin ve hepsini teker teker tartışacağız. Ama önce, yazmış olduklarından ve en önce de en kolay çözüleceğini düşündüğüm konudan başlayalım:

"Kızılderililer de Türktü gibi popüler-tarih tezlerinin mertebesine erişebilir belki" demişsin. Kızılderililerin dillerine, bayramlarına, dinsel inançlarına, giyimlerine, sanatlarına ve Amerika'da yapılmış Türk-Kızılderili Kurultayı'nın sonuçlarına girmeme hiç gerek kalmayacağını sanıyorum. Yalnızca şu vidyoyu bir izleyiver:

Ardından,

1) Kızılderililer Türk kökenli midir, değil midir; onu buraya bir yazıver.

2) Hangi bilimsel veri ve kanıta dayanarak Kızılderililerin Türk olmadığını ima ettiğini ve Kızılderililerin Türklüğü konusuna hangi bilimsel dayanakla "popüler tarih tezi" dediğini açıklayıver.
Ara
Cevapla
#9
İskender Bey,
Uzun cevabınızın her satırını dikaktle okudum.
Kendi payıma düşen kısımları ise iki defa okudum.

Azizim,
Bilimsel uzmanlığım Çeviribilim alanında olmakla birlikte uzmanlık alanım dışındaki konulara da bilimsel bakış açısıyla yaklaşabilen bir yapıya sahibim.

Yazımın herhangi bir yerinde öfkeli bir dil kullanımına rastlayamadım. Öfke içerdiğini düşündüğünüz bölümü alıntı yaparak gösterirseniz memnun olur, özür dilemesini bilirim.
İlk cevabımda mizahi bir dil kullandım, bundaki niyetim sizinle alay etmek değildi.
İfade etmeye çalıştığım şey, kendimizi diğerlerinden üstün görmeye meyilli bakış açımızdı.
Türk Dil Kurumu'nun ve Türk Tarih Kurumu'nun bu yanlış bakış açısında büyük pay sahibi oldukları kesindir.
Güneş Dil Teorisi saçmalığına Özgür Akman değindi, bir de ben hatırlatayım: Özetle Dünyadaki tüm dillerin bir şekilde Türkçeden türediğini iddia edenler oldu.
"Yedi düvele hükmeden" biz, "En cesur" biz, "Türk gibi güçlü" biz, "Çalışkan ve zeki millet" biz, "Sporcusu zeki, çevik, ahlaklı" olan yine biz. "Stratejik ve jeopolitik önemimiz" de işin tuzu biberi olsun.
Biz bunları okul kitaplarında gencecik beyinlere zorla ezberletirken adamlar İsviçre'de Cern Deneyi'ni gerçekleştirdiler, atomları hızlandırılar, çarpıştırdılar ve ışığı maddeye dönüştürdüler.
Bu düşünce farkının şaka kaldırabilecek bir yanı yok.
Çağı geriden takip ediyoruz ve zahmet edip ayak uydurmak yerine kestirme yollardan günümüzü doldurmaya çalışıyoruz.

Satranca dönelim.
İlk mesajımdan farklı olarak size katılmadığım yerleri tek tek sıralayacağım.
Ama önce bir hafızamızı tazeleyeylim, özetin özeti şeklinde satranç tarihine bir göz atalım:

500'lü Yılların Sonu: Satranca dair ilk bulgular Hindistan'da hüküm süren Gupta Hanedanı zamanına dayanıyor.
Satranç sözcüğü, Sanskritçe bir sözcük olan "çaturanga"dan geliyor.
Çatur: dört, anga: uzuv anlamlarına gelmekte ve oyun, askerliğin dört unsuru olan piyedeleri, süvari sınıfını, filleri ve komuta kademesini simgelemektedir.

600'lü Yılların Başı: Oyun Hindulardan Sasanilere-Perslere (bugünkü İran) geçmiş. Oyunun adı bügünkü bildiğimiz haliyle, "SATRANÇ" olmuş.
Bugün sadece bizim değil, neredeyse tüm dünyanın bildiği "Şah Mat" sözcüğü Farsçadır ve "Kral Öldü" anlamına gelir.

600'lü Yılların Ortası:: Sasaniler 654 yılında Müslüman Arapların işgaline uğrar ve satranç önce Arap Yarımadasına, oradan da ilerleyen yüzyıllarda Kuzey Afrika'ya yayılır. Endülüs Emevilerinin dilinde satranç sözcüğü bir değişim yaşıyor, "şaterez" olarak söyleniyordu.

1000'li Yılların Başı: Endülüs Emevileri yoluyla Avrupa coğrafyasında belli bir süre yaşamış olan Arap kültürü, satrancı bu kıtaya taşımıştır. Endülüs Emevileri günümüzün İspanya sınırlarında bulunduklarından dolayı satrançla tanışan ilk Avrupa milleti İspanyollardır. İspanyolca satranç anlamına gelen "ajedrez", önceki paragrafta bahsedilen "şaterez"den gelmedir. Satrançla ilk tanışan diğer Avrupa milletlerinden Portekizliler "xadrez", Yunanlılar "zatrikion", İtalyanlar "schacci" olarak adlandırmışlardır. Daha sonra tanışan Fransızlar "eschecs", Almanlar "schach", İngilizler "chess", Slav milletleri ise "şah" ya da "şahmat" olarak adlandırmışlardır. Rusların satrançla bu yoldan değil de, direk ortadoğudan tanıştıklarına dair birtakım görüşler mevcutur.

Not: Gerek "Timurlenk Satrancı", gerekse Çin oyunu "xiangqi", çok daha sonraları, bildiğimiz satrançtan esinlenerek üretilmiş oyunlardır. Her ikisinde de temel mantık aynı olmakla birlikte taşlara farklı görevler yüklenmesi ve hareket alanının farklılaşması söz konusudur.

Satranç Tarihinin bundan sonraki akışı inceleme alanımız dışında kaldığından dolayı tarih anlatımımı burada kesiyor, yorumlarıma geçiyorum.

1. Bu akış içerisinde Türklerin herhangi bir rolü olduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Gerek zaman çizgisi, gerek coğrafi konum, gerekse terimlerin etimolojik incelemesi, satrancın ortaya çıkışıyla ve yayılmasıyla Türklerin hiçbir alakasının olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Esasında bu kadarı bile bence konuyu sonlandırmaya yetiyor, ama yine de sarf edilen emeğe ayak uydurabilmek için devam edeceğim.
[font=Verdana][size=xx-small](İlla ki bir yerden konuya dahil olmaya çalışacak veya böyle bir zorlama yapacaksak 5. yüzyılı tavsiye ederim. Mesela, Türkleri ziyaret eden ve askerlerin bir oyun oynadığını gören Hintli prens oyundan çok etkilenir. Ülkesine dönünce oyunu "çaturanga" diye tanıtır falan, güzel bir zorlama kapısı olabilir. Ama dikkat edelim, öncesinde bizimkiler de başka bir yerden görmüş olmasın, kaptırmayalım oyunu. Hikayenin başını bir şekilde tıkamak gerek, örneğin askerler rüyasında o oyunu görmüşler, iyi gider. Mizah yapmıyorum, yol gösteriyorum.)[/size][/font]

2. "Terfi kavramı Türklerin oyunlarında var, satrançta da var, demek ki satrancı Türkler bulmuş." demek "Biber acıdır, hayat da acıdır, o zaman hayat biberdir." demek gibi birşey. Böyle bir düz mantık delil olarak kullanılabilir mi? Mangalayı bilmiyorum yorum yapmıyorum ama damadaki terfiyle satrançtaki terfinin birbiriyle ancak şeklen benzerliği var.
Damada terfi etmeden oyunu kazanmak mümkün olmadığından dolayı her partinin her aşamasına sirayet etmiş olan önemli bir unsurdur. Terfi etmeniz avantaj sayılmakla birlikte oyunu kazanacağınız anlamına gelmez.
Satrançtaki terfi ise damaya göre çok daha nadir yaşanır ve tahtada özel bir durum yoksa direk olarak kazanan oyuncuyu belirler. Terfi eden taraf damadakinden farklı olarak neredeyse son sözü söylemiş sayılır.

3. Laf arasında tavladan Türk savaş oyunlarından biri diye bahsetmişsiniz ki, hatalı bir bilgidir. Tavlanın mucidi 700'lü yıllarda Persler olup Türklerin bu oyunla tanışması için bir 700 yıl daha geçmesi gerekmiştir.

3. İskender Bey, satrançta "Büyükustalık" kavramı ilk kez 1907 yılı Ostend turnuvasında kullanılmış, 1914 yılındaki St. Petersburg Turnuvasında ise Rus Çarı Nikolay'ın ödüllendirmesiyle resmen ortaya çıkmıştır. Satranç tarihinin İlk GM'leri Lasker, Capablanca, Alekhine, Tarrasch ve Marshall olmuşlardır.
"946'da yaşamını yitiren es-Suli satrancın ilk büyükustası kabul edilmektedir." diyorsunuz ki, bir kez daha açıkça bilgi hatasına düşüyorsunuz. Es-Suli usta kabul edilebilir, ne var ki büyükustalık ünvanı ilk resmi Dünya Şampiyonu olan Steinitz'e bile nasip olmamıştır. Buradan çıkarmaya çalıştığınız "es-Suli Türktü, dolayısıyla satrancı Türkler buldu." iddiası da son derece yanlıştır, çünkü 10. yüzyılda yaşamış olan bir kişi, 6. yüzyılda yaygınlaşmaya başlayan bir oyunun kurucu temsilcisi olamaz. Carlsen Dünya Şampiyonu oldu diye satrancı bulduklarını iddia eden Norveçlilerle rastlayamazsınız, benzer bağlamda.

4. "biz Türkler için neyin nereden geldiği önemli" bağlamında bir cümleniz vardı, buna bir anlam veremedim. Ben de Türküm, soyum Karamanoğulları Beyliği'ne dayanıyor (Osmanlı'yı pek sevmememin sebebi genetik olabilir, düşününce) ve ben satrancın bilmem kaç yılında kimler tarafından bulunduğunu çok önemsemiyorum. Olan tarihçeyi biliyorum. Yazılı kaynakların en eskilerinde ulaşılabilen notasyonlu oyunlar benim için heyecan verici, ayrıca günümüz satrancında neler olup bittiğini öğrenmek de çok keyifli. Bunun dışında bir tarihe saplanmak, mevcut somut verilerin tamamına karşı çıkarak kıymeti kendinden menkul alternatif bir tarih yazmaya çalışmak bana cazip gelmiyor. Sizinle görüşlerimizin ayrıldığı nokta tam burası. Size göre satrancın Türkler tarafından bulunmuş olması değerini artıracak, bana göre ise artırmayacak. Zaten çok sevdiğim, değer verdiğim bir oyun.

5. İskender Bey, alternatif tarih iddianızın en zayıf halkasını birinci maddede ortaya koydum. Bu maddede ise iddialarınızın en zayıf ikinci halkasını sergileyeceğim.
Çok basit bir soru yetiyor aslında:"Satrancı Türkler bulduysa aradan geçen 1400 yılda halk arasında neden hiç yaygınlaşmadı?"
İlk ortaya çıkış zamanlarında zaten oyunla alakamız yok, ta Osmanlı zamanında başlıyor satrançla tanışmamız. Bu geçen sürede ne yaptık? Kenarda durup "Bulduğumuz oyunu cümle alem sevsin, sonra biz onlardan alırız." gibi bir mantık mı yürüttük, nedir?

6. Esasında tanıştığımız şeyin bildiğimiz anlamda satranç olup olmadığı konusu da oldukça şüpheli. Zira Osmanlı zamanında çok tercih edilen, yabancı ressamların tablolarına bile konu olan oyun bildiğimiz satranç değil, Satranc-ı Urefa, yani Ariflerin Satrancıdır.
Fatih Sultan Mehmet'in uğruna kitap yazdırdığı, Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail'le oynadığı oyunun Satranc-ı Urefa olma ihtimali var, gözden kaçırmamakta yarar var.

Yazışmak üzere,
Sevgi ve saygılarımla.
Ara
Cevapla
#10
Satrancı Türklerin bulmuş olduğuna dair kanıtlarınız hangi evraklara dayanıyor? Hangi argümanlar var, piyonların geri gitmemesinden ve Türklerin de asla geri gitmediğinden başka? Satrancın bulunduğu zaman oynandığı taşlar satrancın Hint ordusu olduğunu destekler nitelikte mesela. Bunlarla ilgili argümanlarınız varsa lütfen paylaşın biz de aydınlanalım. Buna dair tarihi bir evrak varsa eminim ki çok ilginç bir makale konusu olacaktır.
Ara
Cevapla
#11
Öncelikle, yanlış anladığım bir eleştiri ile başlayayım. Feti Bey "tarih kitaplarından öğrendiğimize göre, erler eskiden kaçarcasına geri dönermiş" derken, satrançtaki Erlerin eskiden geri dönebildiğini yazan bir kitaba rastlamış sandım. Oysaki gerçek savaşlardan ve Türklerin Hilâl taktiğinden sözederek, "Erler geri dönmez demişsin, ama Türk erleri geri dönüyordu" demek istemiş. Başkasının bu konudaki uyarısından sonra bir daha okuyunca farkettim. Aynı yorum, bir başkası tarafından da yapılmıştı ve ben yanıtı daha sonraya bırakmıştım. Hazır konu açılmışken, o yanıtı birazdan yazacağım. Ama yanlış anlamamdan dolayı, önceki yorumumda vardığım iki sonucu düzeltmem gerekiyor:

Eski satrançta varolduğunu sandığım o taktiğin, satrancı Türklerin yarattığına ilişkin önemli bir gösterge olduğunu ve satrancın bir savaş oyunu olduğunu çok açık biçimde gösterdiğini yazmıştım. Eski satrançta Erler o şekilde hareket etmediğine göre, gösterge olmaktan çıkıyor.

"Erler geri dönmez demişsin, ama Hilâl taktiği gösteriyor ki Türk erleri geri dönüyordu" yorumuna gelince. Öncelikle, ben "Erler geri gitmez" derken, elbette "gerçek savaş meydanında askerler hiç geri gitmez" demedim. Türk askeri için de öyle bir şey söylemedim. Açıkçası, bu şekilde algılanmasına çok şaşırdım. Böyle algılanmasını o kadar beklemiyormuşum ki Feti Bey'in yazdığını çok başka biçimde anlamışım.

Ama yine de Türkler'de erlerin geri dönmemesi biçiminde geleneksel bir askerlik felsefesinin var olduğu da açık bir gerçek. Örneğin Hazar Türkleri'nde Hakan, savaşta geri dönen erler için ölüm emri verirmiş. Aynı durum, savaş yasası olarak başka Türklerde de görülür. Benzer durum, yine bir Türk olan Tarık bin Ziyad'ın, İspanya'ya çıktıktan sonra arkada bıraktıkları gemileri yaktırmasında da görülür. Artık dönüş yoktur.

Benim bildiğim, Hilâl taktiği, atlılarla yapılırdı. Erlerle yapıldığını hiç duymadım. Belki de yapılmıştır da ben okumamışımdır. Gerçi Hilâl taktiği erlerle yapılsın yapılmasın, sonuçta savaşlarda erlerin geri çekildiği tabi ki olur. Elbette Türk askerinin geri çekildiği de olmuştur. Bu yanlış birşey midir: Duruma göre bazen doğru bazen yanlıştır. Bunların ayrıntılarına girip konuyu gereksiz yere uzatmaksızın, "Ordunun özü olduğu için erler geri dönmez" derken ve bunu satrançtaki Er'in geri dönmemesinin nedeni olarak açıklarken, ne demek istediğimi daha açık yazayım:

Feti Bey, Filidor'un sözünü anımsatınca, Filidor'u biraz soruşturayım istedim ve sözün tamamını gördüm. Buraya yeniden aktarayım:

"En büyük isteğim, henüz düşünülmeyen, daha doğrusu şimdiye kadar anlaşılmayan bir yeniliği ortaya koymaktır: Piyonlarla oynamaktan sözetmek istiyorum. Piyonlar partinin ruhudur. Savunmayı ve taarruzu yapacak olan yalnız Piyonlar olduğu gibi, oyunun sonunu da yine Piyonların durumu belirler".

Aslında ben "Erler ordunun temelidir, özüdür" derken ne demek istediysem, meğer Filidor aynısını satrançtaki Erler için söylemiş: "Piyonlar partinin (satrancın) ruhudur". "Özü" veya "temeli" dememiş de "ruhu" demiş. Bunda şaşılacak birşey yok. Çünkü,

1) Bir eksik dışında tam da Filidor'un saydıklarıyla aynı nedenlerden dolayı, ordunun temeli erlerdir,

2) Satranç, bir savaş oyunudur.

Yazım içerisinde şöyle yazmıştım:

"Bütün ordu öğeleri geri dönebilir, ama ordunun temeli olan erler bir kez yürüdü mü, bir daha geri dönüş yoktur. Erlerin adımları, artık geri dönüşü olmayan adımlardır. Bu yüzden de en dikkatli atılması gereken adımlardır".

Bu yazdıklarım, savaştaki erler geri gitmez demek değil. Tabi ki emir verildiğinde atlılar ve diğerleri gibi erler de geri dönebilir. Ancak, erlerle diğerleri arasında birkaç ciddi fark vardır ki bunlar, erleri ordunun temeli yapar:

1) Tıpkı Filidor'un satrançtaki Erler için söylediği gibi, bir orduda asıl savunmayı, hatta asıl saldırıyı erler yapar.

2) Yine Filidor'un satrançtaki Erler için söylediği gibi, savaş meydanındaki sonucu, yaya erlerin durumu belirler. Sen istediğin kadar atlılarla saldır. Ele geçirdiğin yerlere erler çadır kurmadıktan sonra, orayı bölgen yapamamışsındır. İstediğin kadar hava bombardımanı yap. Yaya askerler ilerlemedikçe savaşı kazanamazsın.

3) Bir ordunun en yavaş öğeleri erlerdir. Tıpkı bir tepkime zincirinin hızını en yavaş halkanın belirlemesi gibi, Ordunun yürüyüşünü de Erler belirler. Aslında bu madde, ilk iki maddenin nedenlerinden biridir.

İşte bu üç nedenden dolayı, en dikkat edilmesi gereken hareket, erlerin hareketidir. Ordunun diğer öğelerinin başarısızlığı veya yanlışlığı telâfi edilebilir. Bunların dönüp toparlanarak yeniden saldırması daha kolaydır. Ama erlerin hareketindeki yanlışlık veya başarısızlığın telâfisi çok zordur. Çünkü yavaş dönerler, zor toparlanırlar, ordunun gerçek saldırısı veya savunması başarısız olmuştur ve toparlansalar bile erlerin çekilmesi demek, ordunun çekilmesi demektir. İşte, satrancı yaratanlar, askerlikteki bu gerçeği, satranca bir felsefe olarak, incelikle ve son derece zarif bir biçimde yedirmiş:

"Erler, ordunun özüdür. En dikkatli kararlarını erlerin hareketi için ver. Erleri bir kez oynadın mı, doğru hareketse meyvelerini toplarsın, yanlış hareketse sonucuna katlanırsın. Erler üzerinde vereceğin kararlar, dönüşü olmayan kararlardır". İşte bu gerçek, akılda tutulsun diye, oyuna hayranlık uyandırıcı bir kural koymuşlar: "Diğer tüm taşlar geri gidebilirken, erler geri gidemez". Bunun adı dehalıktan başka bir şey değildir. Ve böyle bir dehalığı sergileyebilmek için,

1) Savaşı
2) Felsefeyi
kavramış, özümsemiş ve ustalaşmış olmak gerekir. Ve ekledim: "Tarih incelendiğinde çok açıkça görülür ki, dünyada bu tanıma uyan gelmiş geçmiş tek ulus Türklerdir. Bir ikincisi yoktur."

Türklerin savaş ustalığı konusunda rakipsizliğine, herhalde dünyada kimse itiraz etmez. Türklerin savaş ustalığındaki bu rakipsizliği, satrancın bir savaş oyunu olmasına rağmen, bu özelliğinin bilinçli olarak çarpıtılmasının gerçek nedenidir aynı zamanda. Bu konuya başka bir gün tekrar döneceğim.

Türklerin savaş ustalığı konusundaki rakipsizliğine belki dünyada kimse itiraz etmez, ama aynı Türklerin felsefe konusundaki rakipsizliğine ise yalnızca Tarih'in bazı gerçeklerini bilenler itiraz etmez. Bu başlıkta, Türklerin felsefedeki rakipsizliğine uzun uzun değinecek değilim. Bunu özellikle yapmayacağım. Ama işin gerçeği, bu. Türk tarihini dikkatli ve istekli biçimde araştıran herhangi bir kişi, bunu fazla zaman kaybetmeden görecektir.

İlginç bir ayrıntı için, Filidor'un sözlerine geri döneyim. Sözü yeniden dikkatinize sunuyorum: "En büyük isteğim, henüz düşünülmeyen, daha doğrusu şimdiye kadar anlaşılmayan bir yeniliği ortaya koymaktır: Piyonlarla oynamaktan sözetmek istiyorum. Piyonlar partinin ruhudur. Savunmayı ve taarruzu yapacak olan yalnız Piyonlar olduğu gibi, oyunun sonunu da yine Piyonların durumu belirler".

Dikkat edin: "Henüz düşünülmeyen, daha doğrusu şimdiye kadar anlaşılmayan bir yenilik" demiş. Buradaki "anlaşılmayan" sözü, çok ilginç. Demek ki Filidor'un piyon için saydıkları, daha önce düşünülmüş ama anlaşılmamış. Kim düşünmüş olabilir?

Akla iki olası yanıt geliyor: Ya Avrupa'da birileri düşündü, ya da Doğu'da. Avrupa'da olabilir mi? Askerlik felsefesi açısından olanaksız ama biz yine de yalnızca satrancın tarihi açısından irdeleyelim. Filidor, bu sözleri, Satranç Oyununun Analizi adlı kitabında yazmış. Aynı kitapta 16. ve 17. yüzyılın "rasgele ve ilkel" oyun yapısını sertçe eleştirmiş. Demek ki Avrupa'da Filidor'dan önceki oyun yapısında Piyonun önemli bir yeri yok.

Öyleyse, "Avrupalılarca anlaşılamamış olan bu (Avrupa için) yenilik", Avrupalıların Doğu'dan getirtip çevirdikleri ve inceledikleri kitaplarda yazılıydı. Tam da yeri gelmişken, Filidor'un yukarıdaki sözlerini okuduğum kitaptan şu ilginç bölümü de aktarayım:

"Burada 18. yüzyılın ilk yarısında ve Filidor'un zamanındaki güçlü satranççılardan biri olan Halepli Philipp Stamma'yi anmak yerinde olur. Birçok alanda ayrıntılı bilgilere sahip olan Stamma, ilkönce Paris'e gitmiş, sonra Londra'da yerleşmiş ve orada birçok yıl Yakın Doğu dilleri çevirmeni olarak çalışmıştır. Zamanın en güçlü oyuncularından biri olmasından başka, Stamma bizim için birkaç nedenden ilgi çekicidir. İlkönce şunu söyleyelim ki onun satranca büyük bir hizmeti, bugün de hafifçe değiştirilmiş biçimde uluslararası olarak (ve bu kitapta da) kullanılan kısa (cebirsel) notasyonu bulmasıdır. Bundan başka, 1737 yılında Paris'te yayınlanmış Satranç Oyunu Sırları adlı eserinde Stamma, eski Arap "mansuba"larındaki fikirlerden yaralanarak yeni tipten, çok öğretici problemler meydana getirmiştir (bir nevi satranç etütleri). Zamanında çok ilgi çeken bu kitaptan iki örnek aşağıda verilmiştir: (...) Zugzwang'ın (yani hamle yapmak zorunluğunun) fikrini açıklayan bu etüt..."

Biraz önce, erlerin neden bir ordunun temeli olduğu konusunda üç madde yazmıştım. İlk ikisine Filidor da aynen değinmiş. Üçüncü maddeyi ise eksik bırakmış. Bunu görememiş olması çok doğal. Geriye dönüşlerdeki hız etkenini göremezdi, çünkü satrançta Erler zaten geri gitmez. İlerlerkenki hız etkenini görmek ise, Avrupalıların ayarını bozduğu satranca göre eski satrançta çok daha kolay olsa gerek. Benim anladığım, Filidor, Doğu'daki satrançta gördüğü "Er temelli oyun felsefesini", elinden geldiğince Avrupa'daki satranca uygulamaya çalışmış.

**********





Oktay Bey,

Bu başlık altında, "yazınızın şurasında şöyle yazdınız" gibi belirtmelerde bulunmak, yakışık almaz. Kimseden herhangi bir özür beklemiyorum. Geriye de bakmıyorum. Bu konuda en doğru değerlendirmeyi siz kendiniz zaten yaparsınız.

Güneş Dil Kuramı denilen konuya uzun uzun girmeyeceğim. Yalnızca şu kadarını yazayım: Bunu ilk ortaya atan kişiler Türkler değil, iki Avrupalı bilimcidir. Bunlar Atatürk'e bu konudaki yazılarını göndermişlerdir. Türk tarihinin gerçeklerini daha gencecik yaşında bile zaten oldukça iyi bilen Atatürk, bu konudaki araştırmaları genişletmiştir. Kaldı ki bu bir kuram değil, gerçeğin ta kendisidir. Bütün bunca yıl boyunca bir kez bile yalanlanamamıştır. Hiçbir yerde bulamazsınız. Ve daha en başından beri kanıtlıydı. Günümüzdeyse neredeyse her yeni gün yeni bir kanıt bulunuyor. Bunların bazıları da, ezelden beri bir Türk yurdu olan ve bir olasılıkla Türklerin anayurdu olan Anadolu'dan çıkıyor. Bunları araştıranlar da öyle uyduruk üniversitelerin Türkoloji bölümleri değil, dünyanın en önemli üniversitelerinin en önemli profesörleridir. Devletlerinin desteği de tümüyle arkalarındadır. Öyle de büyük önem vererek araştırırlar ki Anadolu'da, Sibirya'da ve diğer Türk topraklarındaki kazılara, Türk araştırmacıları mümkün olduğunca sokmazlar. Bunların içinde Avrupalılar, Ruslar ve Çinliler de vardır, ama özellikle Amerikalılar ve Yahudiler sokmaz. Neden sokmadıklarının yanıtını, herkes düşününce rahatlıkla bulabilir.

Satranç tarihine ilişkin bir özet aktarmışsınız. Bunu yazmanız iyi oldu; benim yazmama gerek kalmadı. Bu bize biraz zaman kazandıracak. Gerçekten de satranç tarihi, dediğiniz gibi anlatılır. Ama bu, satrancın "resmi" tarihidir. Hani "resmi tarih" diye küçümsemekli bir deyim vardır ya, tam da öyle bir resmi tarihtir. Bu konuda ben zamanında zaten birşeyler yazmıştım. Tasarılarımda bir değişiklik olmazsa, bir sonraki değil, ondan sonraki yorumumda yeniden yazacağım ve yenilerini ekleyeceğim.

Şöyle demişsiniz: "Laf arasında tavladan Türk savaş oyunlarından biri diye bahsetmişsiniz ki, hatalı bir bilgidir. Tavlanın mucidi 700'lü yıllarda Persler olup Türklerin bu oyunla tanışması için bir 700 yıl daha geçmesi gerekmiştir"

1) Tavlanın tarihi Milattan önceye dayanır ve Lidlerin (Lidyalılar) bulduğu bir oyundur. Farslar (Persler) bunu sahiplenmiştir. Hep yaptıkları gibi. Bu bilgilere, Lidya konusunu incelemiş akademisyenlerden ulaşılabilir.

2) Lidler, Sardlar (Sardunya Adası'na adını veren, Batı Anadolu'dan oralara göçeden Türkler), Firikler gibi Anadolu uygarlıkları hep Türk'tür. Bu konuyu da birçok yerli yabancı akademisyenden okuyabilirsiniz.

Es-Suli, dünyanın ilk büyük satranç ustası olarak kabul edilir. Bu yüzden de kendisine bugünkü deyimle, "satrancın ilk büyükustası" denir. Es-Suli adı, Suat Atalığa yazdıklarımda geçti. Ben orada "es-Suli Türktü, dolayısıyla satrancı Türkler buldu" demedim. Suat Atalık, Türk satranç tarihini, adeta Türkiye Cumhuriyeti sonrasına bağlamış. Ben de bu forumda da paylaşılmış olan bir bağlantı ekleyip, dünyanın satrançtaki ilk büyükustası olarak kabul edilen kişinin bir Türk olduğunu belirttim. Bu elbette satrancı Türklerin yarattığını göstermez. Ama hiç kuşkusuz, Türklerin satranç tarihinde çok önemli bir yerinin olduğunu gösterir.

Türklerde satranç, Osmanlılarla başlamadı. Osmanlılardan çok önce de, her Türk coğrafyasında satranç oynanırdı. Ve Türkler satrancın birçok farklı çeşidini türetip oynamıştır. Timur Satrancı bunlardan en bilineni. Dünyadaki hiçbir ulus, Türkler kadar farklı satranç türevleri oynamamıştır. Türklerin satranca büyük önem verdiğini gösteren bu çeşitlilik, aslında Türklerin "üretici alışkanlığının" doğal bir sonucudur. Sürekli yenilik getirip, yeni biçimler türetmişlerdir. Tıpkı Tavladaki çeşitlilik gibi. Tıpkı Türklerin yarattığı Üçtaş, Dokuztaş, Onikitaş, Mangala, Dama, Satranç ilişkisi gibi.

Kalanlara ileride yazacağım yazılarda değinmiş olacağım.
**********






Özgür Bey,

Benim elimde "satrancı Türkler yarattı" diyen ve kimsenin itiraz edemeyeceği bir belge elbette yok. Olsaydı zaten çoktan paylaşmıştım. Ancak, öyle bir belge,

1) Örneğin Hintliler için de yok ve asla olmayacak.
2) Türkleri için var ve bu kesinlikle birilerinin ellerinde. Size anlamsız gelebilir, ama ben bundan adım soyadım kadar eminim. Ve o belge bir gün ortaya çıkacak.

Elimde öyle bir belge yok, ama elbette beni böylesine emin yapan bazı göstergeler var. Bunları ileride yazacağım. Ama daha önce, bilim konusunda birşeyler yazmam gerek. Sonuçta bilim, yalnızca belgelere dayanarak yapılmaz.
**********







Bu arada bu yazışmalara hız ve zaman kazandırmak için, ben de sizlere bir soru sorayım: Ne tür bir belge veya gösterge istiyorsunuz? Yani ben size ne tür bir şey sunarsam, satrancı Türklerin yarattığına kanaat getirirsiniz? Örneğin Oktay Bey, "gerek zaman çizgisi, gerek coğrafi konum, gerekse terimlerin etimolojik incelemesi" demiş. Bunlardan başka bir isteğiniz var mıdır?
Ara
Cevapla
#12
Ben satrancı Türkler'in bulduğuna inanıyorum. Bazı eklemeler de yapmak isterim:

- Nasreddin Hoca Timur ile olan meşhur fil hikayesinde köylü tarafından satılınca "hünkarım bu köylüye bir fil az geldi siz buna bir de eş yollayın" diyerek gizli tasvir yapmıştır. Kastedilen, satranç tahtasında (Timur'un bir kumandan ve fatih olduğunu söylemeye gerek yok) bir filin olamayacağı, 2 filin olması gerektiğidir.

- Melanjistler konusu çok küçümsenmiştir. Melanjistler, yani Mel'un Canlar, örf adet ve yaşam biçimleri ile Türk'tür. Nitekim ünlü Alman yazar Herman Von Bardebelen "Ich Bin Richtig, Bist Du Vertig" adlı meşhur eserinde bu konuya değinmiş ve Niagara'nın "Ne Yaygara", Amazon'un da "Amma Uzun ha" kelime zincirlerinden geldiğini ortaya koymuştur (son zincirdeki ha kelimesi zamanla düşmüştür).

Keza eski nüshaları dikkatli okunan birçok tarihi eserde de başta Avukat Connoly, Doktor Sallaso ve Swing gibi halk kahramanlarının Amerikan Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz sürekli askerlerine "mel'un İngilizler" dediği ve mel'un kelimesini günümüzden yüzlerce yıl önce kullandıkları görülmektedir (Tay Yayınları, 1980 öncesi basımlar).

Saygılarımla.
blog:
Ara
Cevapla
#13
İskender Bey'in araştırma yazısı bana çok mantıklı geldi..Özellikle taşların isimlendirilmesi konusunda, doğu ve batıdaki toplumların tarihsel gelişimlerine paralel olarak taşların isim almasının anlatımı oldukça mantıklı..Bishop = piskopos, din görevlisi demek iken biz niye Fil deriz ya da Batı neden elephant demez? Knight=şövalye demek iken biz niye At deriz..onlar neden horse demez.. keza ..neden rook demişler de ve castle dememişler.. Satrancın doğudan batıya geçerken uğradığı tarihsel değişimi anlatma biçimi çok açıklayıcı..Türklerin oynadığı "mangala" denen bir oyundan da bahsetmiş..satranca benzerliği daha açıklayıcı olabilirdi.. ya da yazı öyle miydi?..ben kaçırmış ta olabilirim..Tartışma şeklini alan yazıları tam olarak okumadım.. bir ara onları da okuyacağım..
Ara
Cevapla
#14
Sn. Altındiş,

Bu tip iddiaların/teorilerin ciddiyet kazanması için birincil kaynaklar gereklidir. Arkeolojik bir araştırma gerekebilir, örneğin bir vakanüvisin elinden çıkmış bir belge vs vs. ne bileyim bir resim, çizim vb. Bilinen satranç tarihine ilişkin böyle kaynaklar var. Batı merkezci tarihle benim de sorunlarım var ama piyon-er benzetmeniz de aslında doğru değil. Detaylarına girmek istemiyorum şu anda.

Tarık Bin Ziyad bildiğim kadarıyla Türk olduğu iddia edilebilecek son kişi, ama herhalde benim cahilliğimdir. Gayet Berberi olduğunu sanıyordum.

@Mojojojo:

Niagara ve Amazon örnekleri Güneş-Dil Teorisi'nin klasikleridir. Türklerin İslamiyet öncesi tarihini ararken zamanın ruhunun (yükselen faşizm) etkisi olduğu da tartışılmaz. Türkiye, ilk ulus-devletini kurarken haliyle bir resmi tarih oluşturmak istemiş böyle bir tarihi ararken (son 10 senedir bu her yerde yazılıp çizildi ama onların yazılıp çizilmesi de ayrı bir konu girmeyelim) de gerilere gitmek istemiş. Güneş-Dil Teorisi de çok tipik bir örneği. Bence ciddiye alınacak bir tarafı yok. Kızılderili iddiası çok daha mantıklı.

Satrancın keşfi muhabbetine geri döneyim:

Fil denmesinin sebebi bildiğim kadarıyla taşların Hint ordusunun kompozisyonundan gelmesidir. Bütün bahsedilen değişimler aslında Haçlı Seferleri ve sonrasında satrancın Avrupa'ya geçerken dönüşmüş olması senaryosunu doğrular. Türklerin satrancı bulmuş olduğunu doğrulamaz. Filin psikoposa, vezirin kraliçeye (queen), atın şövalyeye (knight) dönüşmüş olması. Kale de bizim anladığımız tipik bir Ortaçağ Avrupa kalesinden (castle) değil arabalı süvari (chariot) diyeceğimiz bir asker cinsinden gelir. Aslında bu askeri birimin mobilitesini düşününce çok da mantıklı. Bunların hepsi, "ana akım" satranç tarihi içinde çok mantıklı bir şekilde açıklamak mümkündür.

Bu iş argümanlarla yürüyecekse. Göçebe yaşayan Türklerin satrancı bulmuş olma olasılığı bence yerleşik yaşamda bulunan Hindistan yarımadasında bulunmuş olma olasılığından çok daha düşük.
Ara
Cevapla
#15
Bir üyemiz Satrancı Türklerin icad ettiğini düşündüren bazı nedenler olduğunu öne sürdü.Bu görüşe katılmayanlar olmuştur.Ben de bu görüşün haklı olduğu konusunda ikna olamadım.Ancak bu üyemize alaylı veya sert bir tepki göstermek için neden yoktur.Kısaca "yeterli belge yoktur"deyip geçmek mümkündür.Öte yandan Tarihi incelemeye merakı olan bu üyemiz bu yönde teşvik edilmelidir.Biz bugün onun görüşünü kabul etmesek de o araştırmalarını sürdürmelidir.Birgün bizi ikna edebilecek sonuçlara ulaşabilir.Böyle sonuçlara ulaşmasa da Tarihi okumuş olur.Madem bu kadar uzun tartışma oldu,o zaman bazı soruların yanıtları herkesin anlayabileceği bir dille verilmelidir.Satrancın ne zaman icad edildiği kesin olarak bilinmemektedir.Milattan önce iki kişi arasında oynanan ve Satranca benzeyen oyunun Satranç olduğu kuşkuludur.Birçok Tarihçiye göre Satranç Milattan sonra 7 nci yüzyılın 2 nci yarısında Hindistan'da icad edilmiştir.Daha sonra İran ve Kuzey Afrika üzerinden İspanya'ya ulaşmıştır.Tarık Bin Ziyad ordularının bu yayılma sürecinde etkili olması kuvvetle muhtemeldir.Türkiye'de 1940 dan önce Satranç oynanıyor muydu?Osmanlı İmparatorluğunda Satranç oynanıyor muydu?Eski Türklerin at sırtında körleme oynadıklarını öne sürenler vardır.Padişah 4 ncü Murad'ın Hekimbaşı ile Satranç oynadığı anlatılmaktadır.Tabii bu soruları yanıtlamak için eski kitaplarda uzun bir araştırma yapmak gereklidir.Bu araştırma ise sadece Türkiye'deki kütüphanelerde değil diğer ülkelerde de yapılmalıdır.Türklerin Satrancı ne zaman öğrendiğini Azerbaycan ve Türki Cumhuriyetlerdeki tarihçilere sormak da mümkündür.Tarihi araştıracak kimselere ihtiyacımız çoktur.İskender beyin Suat Boztepe ile tanışmasını ve görüşlerini onunla paylaşmasını tavsiye ederim.Boztepe de Tarihe meraklı bir arkadaşımızdır.
Ateş Ülker
Ara
Cevapla
#16
Saygıdeğer İskender Bey,

Öncelikle bilime değer vermemiz gerekir. Bilim olmadan saçmasapan bir dünyada saçmasapan bir sistemin içinde yaşıyor olurduk. Bunu kabul etmemiz gerekli. Felsefe veya din konusunu bambaşka bir kürsüye koyuyorum. Bu başlığın içeriği bilim olduğu için bu doğruyu öncelikle belirtmem gerekir. Felsefe de din de bilim olmadan anlamını yitirir, anlamsızlaşır; daha doğru ifade ile "kendini ifade edemez".

Bu başlıktaki ilk yazımda benim verdiğim bir benzetmeydi. Evin hammaddesi Taş ve bilimin hammaddesi Bilgi'dir. Taş yığını ev değildir. Ev olabilmesi için düzenli ve tutarlı bir şekilde bir araya getirilmiş olmalıdır. Bilgi yığını da bilim değildir. Bilim olmaları için düzenli ve tutarlı bir şekilde bir araya getirilmiş olmaları gerekir.

Taş yığını gibi bilgi yığını da onları değersiz ve/veya önemsiz kılmaz. Taş yığını olmadan ev yapılamaz. Taş yığını ifadesi küçümseyici bir ifade değildir. Aynı şekilde bilgi yığını olmadan bilim ortaya çıkamaz. Bilgi yığını ifadesi bilgileri küçümsemez. Bilakis onlara kıymet biçer.

Sizin tezleriniz Tarih bilimi açısından dikkate değer mi orasını tarihçilere bırakarak sadece sorular soruyorum. Tezlerinizi veya verdiğiniz bilgileri doğrulayacak arkeolojik kalıntılar (mesela Hindistan'da bulunanlardan daha eski ve Türk coğrafyasında olan satranç takımı kalıntıları) bulunmuş mu? Hint tarihindeki yazılı belgelerden daha eski olup da Türk kültürüne ait olan eski yazıtlarda satrançtan bahsedilmiş mi? Başkaları da sordu ama cevap alamadılar. Bence önemli sorulardır bunlar. Sadece tahmin yürüterek "bu da buna benziyor demek ki bunun kaynağı da buymuş" gibi cümlelerle bilim üretmeye kalkışırsak Mojo'nun Timur hikayesi gibi muhteşem espiriler birden gerçeğe dönüşüverir kitaplarda gerçekmiş gibi yazılmaya başlanır. Okuyan da bunları gerçek sanır hafazanallah.

Sizi aslında anlıyor ve heyecanınızı da büyük bir saygıyla karşılıyorum. Ama doğruya doğru yanlışa da yanlış demek görevimiz olmalıdır.

Heyecanınız yazınızda sık sık yaptığınız hızlı kurgulanmış cümlelerden açıkça görülebiliyor. Beyniniz yazma hızınızdan on beş yirmi kat daha hızlı çalışıyor orası açık. Öyle olmasa mesela aşağıdaki cümleyi kurmazdınız:

Alıntı:Peki, senin Hindistan tarihi hakkında en ufak bir bilgin var mı? Ya hayvan evcilleştirilimi konusunda en ufak bir bilgin var mı? Elbette yok. Konusu açılırsa, bunlar da ileride bu başlıkta yazılacak. O zaman öğrenirsin.

Kızmayın lütfen, sadece; bir bildiğiniz varsa; "bilim" olarak ortaya koyun ki apışıp kalalım.
En derin saygılarımla...
Cevapla
#17
Tekrar Merhaba,

İskender Bey, yazılarınızdan birçok yeni bilgi ediniyorum, bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalıyorum. Teşekkür ederim.

Son sorunuza cevaben:
Şahsen her türlü kaynağın, belgenin başımın üzerinde yeri vardır. "Şöyle olmasın da böyle olsun." denilebilecek bir durum mu var? Ne gelirse kapım açıktır efendim, elinizde neler varsa paylaşınız.

Tarih anlayışlarımızın birbirinden farklı olduğunu üzülerek görmekteyim. Aynı olmak zorunda değil, tabii.
Temel noktada farkımız şu:
Siz sonucu kafanızda önceden canlandırıyor, ona uygun bir giriş-gelişme yaratmaya çalışıyorsunuz.
Ben ise önümde mevcut bulunan bilginin işaret ettiği sonucu görüyor, onu biliyorum.

Şu ana kadar araştırdığım güvenilir kaynaklar, satrancın Hindistan'da ortaya çıktığına işaret ediyor. Hepsi bu. Yoksa Hintlilere karşı özel bir sempatim (ya da antipatim) yok.
Başka güvenilir kaynaklar farklı şeyler ortaya koyar ve bu bilgiler kendi içlerinde mantıklı-tutarlı bir bütün oluşturursa elbette ki o yeni bilgiyi kabul etmeye hazırım.
Heyecan verici bir başlık attınız, ama bunun altı bir türlü dolmuyor İskender Hocam.
Dolarsa hiç tahmin etmeyeceğiniz kadar memnun olurum.

Sayın Altındiş,
Alternatif tarihten bahsetmişsiniz. Arkadaş sohbetlerinde buna "anlatılamayan tarih" derim ve birçok insanla birçok farklı döneme ve coğrafyaya dair sohbetlerim olmuştur. Resmi tarihe göre daha özgürdür, avantajları vardır, doğru. Gördüğüm tek olumsuz yanı, bu tür tarihle fazlaca ilgilenen kişilerin, komplo teorilerini gereğinden çok yüceltmeleridir, ayrı bir not olarak.
Satrancın şimdiki Hindistan'da ortaya çıkmış olduğu gerçeği resmi tarihe birşey kazandırmaz. Egemen grupların ya da milletlerin bundan hiçbir çıkatı yoktur. Hindistan şu anda kalabalık nüfus ve ekonomik sıkıntılardan kaynaklı sorunlarla boğuşsa da geçmişte medeniyet beşiğidir ve bu gerçek tüm tarihçiler tarafından bilinir, kabul edilir.
Resmi tarih bu konuda (hem de bilerek) yalan söylüyorsa, çok yararsız bir yalan uydurmuştur.

Hindistan'ın böyle bir belgesi olmadığından eminsiniz ancak gerek coğrafi ve tarihi unsurlar (tekrarlamaya gerek yok) gerekse çaturanga sözcüğü, gerek piyonların arkasındaki taşların dört unsurdan oluşması gerekse hem at, hem de fil içeren ordu yapısı çok sağlam kanıtlardır. Tarih ekseninden dışarı çıkıyorum: iyi veya kötü, Dünya Şampiyonu çıkarmayı başarmış nadir uluslardan biri olduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Türkiye veya Türkler olarak bizim bugüne kadar uluslararası satrançtaki yerimizle kıyaslanamayacak kadar iyi durumdalar.

Bir soru: Varlığından emin olduğunuz, satrancı Türklerin yarattığına dair belgede ne görmeyi umuyorsunuz? Yani hayalinizde resmi tarihi silip süpürecek olan bilgi parçaları nelerdir?

Tavla meselesine tekrar baktım. Milattan önce 5000'li yıllara dair brtakım şekiller, resimler var. Ancak bu oyunlar olsa olsa tavlanın atası olarak kabul edilebilirler. Modern anlamdaki tavla Perslerin icadıdır. Tartışmamızda sürekli olarak "Ondan önce şu da vardı." şeklinde bir yaklaşım gösterir ve bunu temellendiremezsek sürekli iletişim kopukluğu yaşarız.

Mojo Jojo,
Japonya'nın Yokohama şehri var ya, onun adını bizimkiler vermiş. Oradan bir adam gelmiş, misafir olmuş. Salladıkça sallamış, attıkça desteksiz atmış. Bizimkiler dayanamamış, "Yok artık, oha ama!" diyerek itiraz etmişler. O gün bugündür şehre YOKOHAMA denirmiş. Nasıl? Smile
Bir de, filin eşini istediğinden dolayı Nasrettin Hocamızı satranç tarihinin ilk strateji uzmanı ilan etmemizde bir sakınca var mıdır? Smile
Ara
Cevapla
#18
İskender Bey,
İlk yazılarınızı didik didik edip detaylıca okumadan hızlıca cevap yazmıştım. Mantığı, matematiği seven biri olarak yanlış yapmışım. İlk yazılanları mantıksal, matematiksel cümleler haline getirip denklemlere yerleştirip eşitlikler kuramamışım. Yorumum kendi prensiplerime aykırı olmuş.
İlk yazılanları detaylıca tekrar okudum. Denklemlere yerleştirmeye çalıştım. Eşitsizlikler var. Denklemlerin sağını solunu eşitleyemiyorum. Konu beni aşıyor.

Özgür Satranç Forum'da yazdığım ilk günden buyana ilk defa pişman oldum. Eşitsizliklerin olduğu ortamda yorum yaptığıma pişmanım.

Sonraki yazılarınız ise "Mantık ! Mantık !" diye bağıran beynimi yok edip beni deli edecekti neredeyse.

İskender Bey,
Lütfen benden cevap beklemeyiniz. Acizane tavsiyem ; belge olmadan iddianızı devam ettirmeyiniz. İyi niyetinizi suistimal etme çabaları var.
Saygılarımla,
Ara
Cevapla
#19
Tarık bin Ziyad ve diğer konuları daha sonraya bıraktım. Hernekadar Tarık bin Ziyad, Türk tarihinin bir öğesi olsa da, bu yazı, yalnızca satranç tarihi ve satranca ilişkin Türk tarihiyle ilgili olacak.

İçindekiler:

A) Türk Tarihinden Konuyla İlgili Birkaç Kısa Kesit

1) Türkler Göçebe Değildir
2) Hindistan'da Türkler
3) İran'da Türkler
4) Çin’de Türkler


B) Satrancı Kimin Yarattığına İlişkin Göstergeler

1) Kazıbilim Buluntuları
2) Yazılı Belgeler
3) Çaturanga Sözcüğünün Kökenbilgisi
4) Oyunların Evrimi ve Çeşitliliği
5) Satrancın, Türklerin Kaşgar Şehri Dolaylarında Doğduğu Kuramı
6) Satrancın Bir Savaş Oyunu Olması
7) İlk Satranç Makinesi Olan “Türk” Konusu
8) Savaş Felsefesi Açısından İki Gösterge: Erlerin Geri Gitmemesi Ve Satranç Taşlarının Dizilimi
9) Endülüs Öncesi Avrupa’da Satranç

C) Soyut Satranç Takımlarının En Ünlüsü ve En Yaygın Olanı
Ç) Türk Destanlarında Satra
D) Özet
_____________________________________________


A) TÜRK TARİHİNDEN KONUYLA İLGİLİ BİRKAÇ KISA KESİT


1) TÜRKLER GÖÇEBE DEĞİLDİR

Tüm tarih yalanları içinde, Türklerin göçebe olduğu kadar büyük ve gerçeğe düpedüz aykırı bir yalan yoktur. Dünyanın ilk şehirlerini Türkler kurmuştur. Bu konuda aklıma ilk gelen birkaç şeyi yazayım:

a) Tüm Türk coğrafyalarında şu ana kadarki kazılarda birçok şehir bulunmuştur. Bunlar, yeryüzünün bilinen ilk şehirleridir. Daha fazlasının varlığı da bilinmektedir, bunların yerleri tam olarak belirlenmeye çalışılmaktadır.

b) Tarımı ilk yapan ulusun Türkler olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca dilbilimciler, Türkçe'nin, göçebe değil, yerleşik yaşamda tarım yapan bir ulusun yarattığı bir dil olduğunu ortaya koymuştur.

c) Bilgisayarcılar dünya dillerini programlamaya çalışır. Bir profesörümüz, bir konuşmasında bu konuya şöyle değinmişti: "Dünyada programlanabilmiş ilk ve tek dil Türkçe'dir. Bu da Türkçe'nin ne kadar matematiğe ve mantığa dayanan bir dil olduğunu gösterir". Dediği doğruydu. Ama aynı kişi, konuşmasının ilerleyen bölümünde, "Atalarımız bu dili at sırtında yaratmış" demek mantıksızlığına da düşmüştü. Biz kendimizi aşağılamaya çok meraklıyızdır, ama dünya dilbilimcileri Türkçe'nin hayranıdır. Bir yabancı dilbilimci "Türkçe sanki Türk toplumun en seçkin kişilerinin yarattığı, üstün bir dildir" demiştir, diğer bir yabancı dilbilimci bunu söyleyen kişiye gönderme yaparak "Yanılıyor, çünkü bir toplumun en seçkinleri bile böyle üstün bir dil yaratamaz" demiştir, bir diğeri de "Türkçe sanki Tanrıların yarattığı bir dil" demiştir. İşte böyle bir dil, herhalde at sırtında yaratılamaz. Dünyanın en üstün dili olan, dolayısıyla insanlığın gelmiş geçmiş en büyük yapıtı olan Türkçenin kendisi, Türklerin göçebe olmadığının başlıbaşına bir kanıtıdır.

ç) Hemen aşağıdaki resimlere bakınız. Bunlar, Türk madenceliğinin ve incelikli sanatının yalnızca birkaç örneğidir:



İşçilikteki ince ayrıntıya odaklanmış olan yukarıdaki maden işinin, tümel fotoğrafı:

Bu da Altın Elbiseli Adam: . Okuyacağınız gibi, elbisede kullanılan iplik, altındır. Yani Türkler, gördüğünüz elbiseyi, altını iplik haline getirmiş de dikmiştir. Yakın zaman önce bu elbisenin kadın giysisi biçimi de bulundu.

Hiç tartışmasız, dünyanın ilk ve en önemli maden işlerini verenler Türklerdir. Maden ocaklarının at sırtına yüklenemeyeceği, ve bu işçiliklerin at sırtındaki göçebelerce yapılamayacağı herhalde çok açıktır. Türk madenciliği de tek başına, Türklerin göçebe olmadığının kesin bir kanıtıdır.

d) Roma, Atina, İstanbul, Pekin (Asıl adı Hanbalık'tır. İstanbul'daki "bul" da aslında "balık"tan gelir) şehirlerini kuranlar Türklerdir. Hele Roma'nın simgesi olan dişi kurt Asena, tarihin bu gerçeklerinin ayrıntılarını bilmeyenlere bile Türk adını avaz avaz bağırmaktadır.

e) Çin, Hint, Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Avrupa ve Amerika'da uygarlığı yaratanlar, hep Türkler olmuştur. Bu uygarlıklar arasından, birazdan yalnızca, satrancın doğduğu coğrafyalar olarak anılan Hindistan, İran ve Çin’e değineceğim.

f) Yazıyı bulan ve tiyatroyu kuran, Türklerdir. Bunlar da elbette at sırtındaki göçebelerin yapacağı işler değildir.

g) Arapların İslamiyeti yayma adı altında Türk şehirlerine saldırmasının, Emeviler dönemindeki gerçek nedeni, İpek Yolu’nun egemenliğini ve güzelliğiyle hayranlık yaratmış Türk şehirlerini ele geçirmek olmuştur. Bu Türk şehirlerine ilişkin bilgilere, tarih kitaplarından ve dönemin gezginlerinin yazılarından ulaşılabilinir. Diğer tarih ve coğrafyalardaki, hayranlık yaratan diğer Türk şehirlerine ait bilgilere de aynı yolla ulaşılabilinir.

Peki Türkler için “göçebe, barbar, uygarlıktan nasibini almamış” diyen Avrupalılar, kendi şehirlerini ilk olarak ne zaman kurmuştur? Bu başlığa konu olan yazımın üçüncü bölümünde bunu aktarmıştım: Burjuvalar zamanında! Bu tarihle Türklerin ilk kurduğu şehirler arasında en az onbin yıl vardır (sayıyla: 10,000 yıl). Şurası yanlış anlaşılmasın: Fıransızlar, İngilizler, Almanlar, İtalyanlar, İspanyollar gibi bugünün Avrupa uluslarının varlığından önce, Avrupa’da kurulmuş eski tarihli şehirler vardı. Bunlar, kazılarla ortaya çıkarılmıştır, çıkarılmaktadır. Bu şehirlerin kurucuları sıfatı, sonradan oluşmuş olan bugünkü Avrupa uluslarına elbette verilemez. Avrupa’da kurulmuş bu eski şehirlerde yapılan bu kazılarda, Türk kalıntıları bulunmuştur, bulunmaktadır.


2) HİNDİSTAN'DA TÜRKLER

Mahatma Gandi şöyle demiştir: “Hindistan bir anadır. Onun iki çocuğu vardır. Bunların biri Türkler diğeri ise Hintlilerdir”. Hayde, nerden çıktı şimdi bu? Şurdan:

Türkler Hindistan'a girmeden çok çok zaman önce bile Hindistan'da yaşayan çeşit çeşit ırklar ve topluluklar vardı. Gandi'nin "Hintliler" dediği, bunların tümü olsa gerek. Ancak, MÖ 3000'lerde Hindistan'ın kuzeybatısındaki İndüs (Sind) Irmağı bölgesinde görülen Türk uygarlığına kadar, Hindistan'da kaydadeğer hiçbir uygarlık yapıtı görülmemiştir. Bir birlikleri, bir başkentleri, belli bir coğrafi merkezleri bile yoktu. Hindistan'daki bu Türk uygarlığı, Sümerlilerle aynı dönemdedir ve iki uygarlık, heykellerinde görülen insanlara, ilahlara, tartılarına kadar aynıdır. Batılılar tıpkı Sümerlilere Türk demekten kaçındıkları gibi, Orta Asya'dan geldiği kesin olanların Hindistan'da kurduğu bu uygarlığa da Türk demekten kaçınır. Türk demek yerine, "Sümerliler Hindistan'a da gitmiş" derler.

Türklerin Hindistan'a bildiğimiz ilk girişi budur. Daha sonra da sürekli girmişlerdir. Gerçi Avusturalya'da yaşayan, değerli bir araştırmacı Türk olan Ali Erden Sizgek, Hindistan'la ilgili bir konudaki yazışmamızda, Türklerin Hindistan'a giriş tarihinin çok daha eski olduğunu, 40-50 bin yıl öncesine dayandığını, şu şekilde yazmıştı:

________________
Hindistan, özellikle Kuzey-Batısı, Asya’nın içlerinden gelen, Türkçe konuşan kavimden, bırakın bir dili, konuşabilmeyi öğrenmiştir; kelimenin tam anlamıyla insanlık sıfatı kazanmıştır. Bu çağlar, Avusturalya yerlilerinin kıtaya ilk geldikleri zamanlara uzanır; en az 40-50 bin yıl öncesine. Batı Tarihçileri bunları en az üç yüz yıl öncesinden görüp, işlerine gelmeyen Tarih’i örtbas edip düzmece bir Tarih yazmışlar ve halen yazmaktalar.
(...)
Evet, İskender Bey, Hindistan tarihi, Asya’dan inenlerin İndus ve Hindistan coğrafyasında yaşayan, aralarında Avusturalya yerlilerinin atalarının da bulunduğu ve büyük olasılıkla, konuşma yetisi bile olmayan bir takım kitlelere konuşma ve dil (Türkçe), yasalar, toplum düzeni, inanç kavramı gibi o devrin en ileri uygarlığını öğretmeleri ile başlamakta.
________________

Bırahmanlar, Hindistan’a yerleşen Türkler’dir. Yerli halkın kendilerinden çok daha kalabalık olması nedeniyle Türkler, özümlenme tehlikesine karşı varlıklarını koruyabilmek için yavaş yavaş kast sistemini kabul etmiştir. Kendi aralarında evlenmişlerdir. Brahmanlık dinini kurmuşlardır. Sanskritçe, bu Türkler’in oluşturduğu yapay bir dildir. Daha sonraları Türkler de diğer kastlara ayrışmıştır. Örneğin Buda, Brahmanlar’ın olduğu birinci kastta değil, soyluların ve savaşçıların olduğu ikinci kasttaydı.

Buda, Hindistan'da bugün bile yer yer "Türk tanrısı" olarak anılır. Budizmin yayılması da, yine bir Türk devleti olan Kuşhanlar sayesinde olmuştur. Bu arada, Attila'nın kardeşinin gerçek adı Buda'dır (Batılılar Bleda der). Budapeşte adındaki Buda’ya da dikkat ediniz.

Hindistan'a giren Türkler zamanla Türklüklerini yitirmiştir. Raçput adıyla bilinenler hep böyledir. Üstelik de kimliklerini yitirmemek için kast sistemini kabul edip kendilerini ayırmalarına rağmen.

"Hindistan" adı bile Türklerle ilgilidir. Şöyle ki Hindistan'ın asıl adı Hindistan değil, Barata’dır. Hindistan adı, Sind (İndüs) ırmağından gelir ve Türklerin Hindistan coğrafyasında en çok yuvalandığı yerdir. Biraz önce yazdığım gibi, MÖ 3000'lerde Hindistan'da görülen Türk uygarlığı da burada ortaya çıkmıştır. Kısacası Hindistan adı, Hint uygarlığının Sind ırmağı dolayında kurulmasından kaynaklanır. Yani Sind veya Hint adının öne çıkması bile Türkler nedeniyledir.

Bizler, Türk tarihine yabancı bırakıldığımız için, eski Türk şehirciliğini de bilmeyiz. Bu açıdan, Türklerin Hindistan’da Milattan 3000 yıl önce kurduğu şehirler konusunda bir alıntı yapmak, yararlı olacaktır:

____________
Bu Türk uygarlığına ait olan harabeler arasında bulunan Mohencodaro ve Harappa’da kazı yapılmıştır. Bu şehirler ve özellikle birincisi, 2 – 3 katlı 25,000 kadar pişmiş tuğladan yapılmış evleri, dümdüz ve birbirini dik açıyla kesen sokakları, her sokaktaki lâğımları ve birçok diğer eser, alet ve heykelleriyle insanı hayretler içinde bırakmaktadır.
____________


3) İRAN'DA TÜRKLER

İran, bir coğrafya adıdır. Tıpkı “İrlanda” adındaki gibi, başındaki "İr", Türkçe "Er'"den gelir. Eskiden "Eran" denirdi. Aryan sözcüğü de aynı kökten gelir.

Fars (Pers) adı, Türkçe Pars'tan gelir. Bu Türkler de zamanla başkalarıyla karışarak Türklüklerini yitirmiştir ve Fars adlı ayrı bir ulus oluşmuştur. Hernekadar Türk Dil Kurumu sözlüğü, "pars" sözcüğünün Farsça olduğunu yazsa da, tarih sahnesinde daha Persler yokken bile "pars" sözcüğü Türkçede vardı.

Epey dayanaklı bir kurama göre, Türklerin anayurdu, Doğu Anadolu ile Batı İran bölgesidir.

Avrupalıların Haçlı Seferlerine ilişkin belgelerinden öğreniyoruz ki Acem adı, Haçlı ordularını karşılamaya İran üzerinden gelen Türkler için kullanılmaktaydı. Sonraları bu ad da Türklerden Farslara yapıştı.

İran adlı coğrafyayı, bilinen ilk zamanlardan itibaren neredeyse her zaman Türkler yönetmiştir. Türkler bu coğrafyada her zaman çoğunlukta olmuştur, bugün bile öyledir. İran coğrafyasında 1925’ten beri Fars yönetimleri egemendir ve bugünün Farsları; o zamandan beri Türkleri ve Türk şehirlerini Farslaştırmaya hatta Kürtleştirmeye çalışmaktadır. Bu şehirlerin en başında Horasan gelir. İran’da Firdevsi Üniversitesi gibi bazı üniversiteler, Kürt zenginlerden aldıkları paraların desteğiyle, ezelden beri ünlü bir Türk şehri olan Horasan’ın, aslında bir Kürt şehri olduğu propagandasını yaymaktadır. Bir başka deyişle, yalanlara bilim süsü vermektedirler. Bu konuda kitaplar yayınlanmaya başladı bile. Peki neden Farslaştırmaya değil de Kürtleştirmeye çalışıyorlar? Bunun yanıtı yalnızca para değil ve ileriki niyetleri Farslaştırmak. Ancak, ayrı bir konu olduğu için, burada ayrıntıya girmeyeceğim.


4) ÇİN’DE TÜRKLER

Çinlilerin ünlü bir liderinin de dediği gibi, “Çin uygarlığı, Türk uygarlığı üzerine kurulmuştur”. Şöyle ki:

Çin’in siyasal tarihi, MÖ 3000’ler dolayındaki “Beş İmparator” dönemiyle başlatılır. Bunların en önemlisi ve ilki, Fu-Hi’dir. Çin’de bütün kurumlarıyla iyi bir devlet yönetiminin ilk kurucusu kabul edilir. İşte bu Fu-Hi, Kansu vilayetinde doğmuştur ki Kansu, Türklerin en geç MÖ 4000-5000’lerde girdiği ve yerleştiği bir Türk bölgesidir. Kansu’da bugün Çinli sayılan milyonlarca insanın, hâlâ saf Türklük özelliklerini koruduğu görülür.

Çin’deki bu “Beş İmparator” döneminden sonra, “Üç Sülâle” dönemi (MÖ 2202 – MÖ 250) gelir: Hıyalar, Yinler, Çeular. Bu üç sülâlenin kurucuları, Türktü. Bunlar, bugün Çin’de millî kahramanlar olarak geçer. Ancak, bunların ardılları zamanlarında devlet yönetiminde yozlaşmalar yaşanmıştır.

Üçüncü sülâlenin son hükümdarı halef bırakmadan ölünce, beyler arasında hükümdarlık mücadelesi başlamıştır. Bunlar arasından Çenk, diğerlerine üstün gelerek yeni bir sülâle kurdu: Tisin sülâlesi (MÖ 249 – MÖ 201). Bu sülâlenin üyeleri de, yine binlerce yıldan beri Kansu bölgesi beyliğinde bulunan Türk kabilelerindendir.

Bu Çenk, Çin tarihi açısından özellikle önemli biridir. Büyük bir devrimcidir. Çin Seddi’nin asıl kurucusu da Çenk’tir. Çin, Çenk zamanında ilk kez siyasal birliğe sahip bir imparatorluk biçimini aldı. “Çin” adının da “Çenk”ten geldiği söylenir. Çin’deki ünlü “pişmiş topraktan askerleri” bilirsiniz. İşte o buluntular, Çenk’in mezarından çıkmıştır. Aynı türden, yani içinden “pişmiş topraktan askerlerin” çıktığı mezarlar, birkaç yıl önce Orta Asya’da da keşfedildi.

Çenk ve Tisin sülâlesinden sonra, Han sülâlesi dönemi başlar (MÖ 201 – MS 220). Hernekadar adı Türkleri çağrıştırsa da, bu sülâlenin kökenini bilmiyorum.

Han sülâlesinden sonra, yani MS 200’lü yılların başından 1300’lü yılların sonuna kadar Çin’i yine çeşitli dönemlerde çeşitli Türk devletleri yönetmiştir.

Bundan sonra Çin’i 1644’e kadar Ming sülâlesi, 1644’ten 1912’ye kadar ise Çin’e kuzeyden giren Mançular yönetmiştir. 1912’deki cumhuriyetin ilânından beri Çin’i Çinliler yönetmektedir.

Çin’in siyasal tarihi ve bu siyasal tarih içinde Türklerin yeri, böyle. Peki diğer konulardaki yeri? Çin yerlisini Taş devrinden çıkararak uygarlığa ulaştıran, Türklerdir. En eski zamanlardaki uygarlık, Çin’in yalnız kuzey taraflarında görülür. Türklerin uygarlık taşıdığı belki de ilk coğrafya Çin’dir. Çin milletinin oluşmasında önemli etkisi olan ve MÖ 500 dolaylarında yaşayan Konfüçyüs, biraz önce “Üç Sülâle” döneminde adını andığım Türk sülâleri arasından, Yinlerden gelir. Çinli bilinen bir diğer ünlü felsefe ve din adamı Tao’nun gerçek adı, Tan’dır. Konfüçyüs ve Tao’nun Türklüğünü, yakın gelecekte, yerli yabancı daha çok kişi tarafından duyacaksınız. Televizyonda konuşulmaya başlandı bile.

“Çin’de Türk” deyince bunlar dışında aklıma gelen iki şey daha var:

1) Tiyatroyu Yunanlıların kurduğu söylenmesine rağmen, Yunan’dan önce Çin’de görülür. Ancak, tiyatro’yu Çin’e götürenler, yine Türklerdir. 4000 yıllık Türkçe tiyatro piyesleri bulunmuştur. Bunlar, dünyanın bilinen ilk tiyatro piyesleridir.
2) Çindeki Türk piramitlerini duymuşsunuzdur. Bunların bazıları Mısır’dakilerden 2000 yıl öncesine gider. Bugün Çinliler bu piramitlerin bazılarına kimseyi sokmaz, soktuklarında da çekim yaptırmaz. Kimi piramitlerin ise üzerine toprak atarak bu piramitlere “tepe” görüntüsü vermişlerdir. Bunların da kimilerinin üzerinde tarım yapmaktadırlar. Bunlarla ilgili fotoğraflara internetten ulaşılabilirsiniz.

Piramit deyince akla gelen uygarlığa da kısaca değinmenin tam da zamanı. Mısır uygarlığını kuranların, Orta Asya’dan gelip Nil çevresine yerleşen bir kavim olduğunu, Avrupalıların kendileri, en az yüz yıl önce belirtmiştir. Bu kavmin Orta Asya’dan geldiğini belirtmelerine rağmen, Türk adını özellikle anmamışlardır.

Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Avrupa ve Amerika’daki uygarlıklara burada değinmedim. Benim ilk olarak altı yıl kadar önce satrancı Türklerin yarattığını düşünmeye başlamamın bir nedeni, Tarih’in bu gerçekleri; ikincisi, Türklerin zekâsını, yaratıcılığını ve savaşçılığını iyi bilmemdir. Süreç içinde, satranca ilişkin daha dolaysız bilgiler edindim. Kalan bölümde bunları okuyacaksınız.


B) SATRANCI KİMİN YARATTIĞINA İLİŞKİN GÖSTERGELER

1) KAZIBİLİM BULUNTULARI

Tarihin ilk satranç taşları, Özbekistan'daki Delverzin Tepe kazılarında bulunmuştur. MS 100'lü yıllara tarihlidir. Yani Hintlilerin çaturangasının başlatıldığından 500 yıl öncesine ait bu satranç taşları, Türk coğrafyasında bulunmuştur ( ve ). Delverzin Tepe, Kuşhan Türklerinin başkentidir. Hernekadar bu iki taşın satranç taşı olduğu konusunda kuşkular varsa da, yaygın kanı, bunların satranç taşları olduğu biçiminde. Satrancı Kuşhan Türklerinin yarattığını söyleyen bir kuram da vardır ve bu taşlar da bu kuramı destekler niteliktedir. Öğrendiğime göre, Rusların ünlü satranç dergisi 64'ün Kasım 1991 sayısında da, bu satranç taşlarına değinilmiş. Irak’ta ve Hindistan’ın kuzeyinde, satranç taşı olduğundan kuşkulanılan başka buluntular da vardır, ama içlerinden en eski bilineni budur.

Yine satranç taşı olduğundan kuşkulanılan şu taş, bugünkü Çin sınırları içindeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Turfan'ın 30 kilometre güneydoğusunda, İpek Yolu üzerindeki eski bir vaha şehri olan Karahoca’da bulunmuştur: . Tarihi bilinmiyor.

MS 500'lü yılların başına tarihli şu taş da yine yılların bir Türk bölgesi olan Afganistan dolayında bulunmuştur: . Birazdan göreceğiniz satranç takımının taşlarına benzerliği çok açık.

Şu gördüğünüz buluntular ise bilinen en eski satranç takımıdır: . "Tesadüf" o ki yine Semerkand'da, Özbekistan'da bulunmuştur. MS 500'lü yıllar ile en geç 700'lü yılların ortalarına tarihlidir.

Yine Kuzey Afganistan'da bulunan, 500'lü ve 700'lü yıllar arasında tarihli bir satranç takımı:

700'lü ile 900'lü yıllar arasında tarihlenen şu buluntu ise, Karadeniz'in kuzeyinde, Ten (Don) ırmağı çevresinde bulunmuştur: . O dönemler, bu bölge, Türklerin yurduydu. Bunların en başında da Hazarlar ve Kumanlar (Kıpçaklar) gelir.

Şu da 800'lü ile 900'lü yıllar arasına tarihli olarak Nişabur’da bulunan satranç takımından bir taştır: . Bugünkü İran sınırları içinde kalan Nişabur, Türklerin hep yoğunlukta olageldiği önemli bir şehirdir (Nişabur’daki “bur” ekine dikkatinizi çeker, “Burg” ve “Burç” sözcüklerinin atası olan Türkçe “Bur” kökünü anımsatırım).

İlginç bir bilgi daha okudum. Amerika’da birisi, çok eskilere ait satrançtaşı buluntularını, bir koleksiyoncuya satmış. Taşlardan biri, şu: . Bu taşların bu Amerikalıya ve Amerika’ya nasıl gittiği belli değil. Taşların tarihi hakkında da bilgi yok. Satıcının yalnızca, bu taşların Afganistan’ın kuzeyinde bulunduğunu belirttiği biliniyor. Buna rağmen, birisi çıkıp bunları satın almış ve bu taşlar, şimdi özel bir koleksiyonun parçasıymış.

Bu satranç taşları ve takımları, satrancın Farslarca yaratıldığına kanıt olarak sunulmaktadır. Neden? Çünkü o zamanlar bu bölgelerin, İran merkezli Sasanilerin egemenliğinde olduğu söylenir. Öncelikle, bu bölgelerin o dönemlerde de Türk egemenliğinde olduğunu belirteyim. Sasani Devleti, 600'lü yılların ortasında tarihten silinmiştir ve İran'a İslam İmparatorluğu egemen olmuştur.

Aynı İslam İmparatorluğu, Kafkaslar’a da girmek istemiştir, ama Hazarlarla mücadele edememiştir. Hazar-Sasani mücadelesi ise daha da ilginçtir. Nuşirevan, Hazarların akınlarından kurtulmak için, Derbent’te demir kapılı bir set yaptırmıştı. Ama Hazarlar 627’de bu seti aşarak Azerbaycan’a girdi. Buna rağmen Kuzey Karadeniz'de bulunan buluntunun bile bağlantı adresinde görülen "persian" yazısına özellikle dikkat ediniz. Ayrıca Nişabur’da bulunan, 800'lü ve 900'lü yıllar arasına tarihli taşların da 600’lü yılların ortasında yokolmuş Sasanilerle hiçbir ilgisi olmadığına dikkat çekerim.

Bu bölgeler çok açık biçimde Türk bölgeleri olmasına rağmen hiçbir satranç tarihçisi Türklerin adını anmaz. İçlerinde bu kadar basit bir gerçeği görebilecek kadar yeterli bilgiye ve akla sahip tek bir "bilimci" bile olmaz mı? Yoksa Türklerin adının anılmamasının başka bir nedeni mi vardır?

Bir de Selçuklu dönemine bakalım. İşte, Selçuklu dönemine ait satranç takımı: . İlginç olan şu ki bu kez İran coğrafyasına egemen olanların Türkler olduğu çok açık olmasına rağmen, Türklerin satrançla ilişkisi yine anılmaz, yine İran adı öne çıkarılır. Çünkü sözkonusu satranç takımı, İran bölgesinde bulunmuştur. Roller tam tersine değiştiğinde bile mantık hep Türklerin aleyhine işletiliyor. Çok ilginç, değil mi? Neden acaba? Eh, bu konular böyle anlatıldıktan sonra, bizim "Osmanlı'dan önce Türkler satranç oynamış mıdır" diye sormamızı veya "Osmanlı döneminde oynanan oyun satranç olmayabilir" biçimindeki yaklaşımımızı doğal karşılamak gerekir.

Hindistan'daki kazılardan da satranç taşı olduğundan kuşkulanılan bazı buluntular çıkmıştır. Bunların hepsi Hindistan'ın kuzey ve kuzeybatısında bulunmuştur. Satranç taşı olup olmadığından emin olunmayan bu buluntular bir yana, Hindistan'da, 1500'lü yılların sonuna kadar, satranç taşı olduğundan emin olunan hiçbir buluntu yoktur.

Satrancın Çin’de doğduğunu savlayanların, bu savlarını kazıbilim yoluyla kanıtlaması, neredeyse olanaksız. Çünkü satrançla ilişkisi kesin olan “Şiangçi” adlı oyun, pullarla oynanır. Pulların üstüne taşların adları yazılıdır. Bu arada, Şiang: Fil; Çi: Oyun, demekmiş. “Çaturanga Sözcüğünün Kökenbilgisi” bölümünde okuyacağınız gibi, “Ang”, Türkçe’de “Hayvan” demektir. Çincedeki bu “Şiang” sözcüğüne dikkatinizi çekerim.


2) YAZILI BELGELER

Satrancın 600'lü yılların başında çaturanga olarak Hindistan'da ortaya çıktığı savı, Hindistan'da Bina adlı bir şairin, 625-640 yılları arasında yazdığı kitabında, çaturanga'dan sözetmesine dayanıyor. Hindistan'da bildiğimiz satranç anlamındaki çaturanga'dan sözettiği söylenen en eski kaynak, bu.

Satrancın İran kaynaklı olduğunu savlayanlar, "çatrang"tan sözeden ve 600'lü yılların ilk yarısına tarihlendirilmiş üç farklı Farsça kaynaktan sözeder. Bunlardan biri 620 yılına tarihlidir. Yani Hindistan'dakinden birkaç yıl eski. Bu kaynak, uydurma bir satranç hikayesi verir. Hikaye uydurmadır uydurmasına, ama satrancın İran'a Hint'ten geldiğini belirtmesi açısından dikkat çekicidir. 10. yüzyılda yaşamış Firdevsi de Şehname’sinde, satrancın İran'a Hint üzerinden geldiğini anlatır. Satrancın İran'da doğduğunu savlayanlar ise bu konuda, "İran'ın tarihsel kaynaklarında Hint adı, 11. yüzyılın sonuna kadar Hindistan yarımadası için değil, İran'ın bugünkü Pakistan sınırı için kullanılmıştır" der. Sınırın öte yanı, Sind (İndüs) ırmağı bölgesidir. Aynı bilgileri, Biritanyalı satranç araştırmacısı Kenneth Whyld da vermiş.

Bu Farsça kaynaklar arasından en eskiye gönderme yapanı, Sasaniler döneminde (MS 226-651) yazılmış bir kitaptır. Bu kitapta, Sasani devletini kurmuş olan Ardişir’in, çevgan ve çatrang oyunlarında herkesten üstün olduğu yazılıdır. Bu da Hindistan’daki kitabın belirttiğinden 400 yıl öncesi demektir.

Ardişir ve Sasaniler üzerinde burada biraz duralım. Üç yıl önce, “Sasani devletini kurucusu Ardişir’in babası Babek, Azerbaycan’da bir Türk kahramanı olarak anılır” diye yazmıştım. Önce buradaki yanlışımı düzelteyim. Tarihte ünlü birkaç tane Babek var ve anlaşılan ben bu Babek’leri karıştırmışım. Ardişir’in babası Babek konusunda ayrıntılı bilgim yok. Türktür diyemem. Ancak, Ardişir’in çevgan oynadığına dikkat ediniz. Çevgan (Polo), Milattan öncesine dayanan, at üzerinde oynanan bir Türk savaş oyunudur. Yerli yabancı tarihçiler tarafından, özellikle de Ardişir’in yaşadığı yıllar için, kişilerin veya toplulukların Türk kimliğini belirlemekte başlıbaşına bir ölçüttür.

Şu iki bilgi, Tarih’le sabittir: 1) İstanbul surlarına kadar ilerleyen Sasani orduları, Kara Doğan adlı bir komutanın Türkler’den oluşan ordusuydu. 2) Sasaniler, Romalılardan aldıkları ganimetlerin bir bölümünü, Horasan'ın doğu sınırlarındaki Türk hakanına göndermiştir.

Gerek bu iki bilgi, gerek Sasanilerin İran’da Part Türklerinin devamı niteliğinde bir rol oynaması, gerekse de Sasanilerin bayrağı ve arması, Sasanilerin, en azından ilk kurulduğu yıllarda Türklüğünü koruduğuna hükmediyor.

Bayraklarının () en üstünde görülen simge, daha çok Mısır’ı çağrıştırır, ama Türklerde sıklıkla görülür. Armaları () ise ayrıca ilginçtir. Görüldüğü gibi, armada hem Pars hem de Ejderha çizgileri var. Türklerde Doğu yönü Ejderha takımyıldızının, Batı yönü ise Pars takımyıldızının konumlandırıldığı yöndür. Bu arma da doğu ile batının birliğini simgeliyor olsa gerek. Hele ki Batı’daki (Türklerde Pars takımyıldızının konumlandırıldığı yöndeki) Sasanilerin Roma ganimetlerinin bir bölümünü doğudaki Türk hakanına gönderdiğini düşünürsek.

Sonuçta, Ardişir’in satranç oynadığından sözeden bir kitap var. Eğer Ardişir, anlaşıldığı gibi gerçekten de Türkse, elimizde, Hindistan’da ortaya çıktığı söylenen tarihten 400 yıl önce bir Türk’ün satranç oynadığından sözeden bir kitap var demektir.

Türklerin satrancı yarattığını açık açık gösteren yazılı belgeler konusuna gelince. Daha önce yazdığım gibi, hernekadar elimde böyle bir belge olmasa da, bu tür belgelerin birilerinin elinde olduğu konusunda benim hiçbir kuşkum yok. Birazdan çaturanga sözcüğünün kökenbilgisi konusunda verdiği bilgileri okuyacağınız Adnan Atabek, yazılı belgeler konusunda bir keresinde şunları yazmıştı:

______________
“… Bu düşündüklerimizin, yazılı kanıtlarla elde olduğu konusunda tamamen İskender bey gibi düşünüyorum. Orta Asya'da 60 km uzunluğunda taşa yazı yazan adam, hiç başka şeye yazmadı mı? Beşbalık'taki Bin Buda mağaralarından 400 sandık belge çalan Aurel Stein, sadece dört sayfa yayınladı, kalanlar boş kağıt mıydı? O belgeler yayınlansa, kağıdın Türkler tarafından, milattan önceki bin yıllarda icat edildiği ortaya çıkacaktı. Ve daha pek çok gerçek. Kağıdı Türkten başkası icat edemezdi çünkü kağıt, bitki kökenli (pamuk vb) keçe'dir. Keçe de Türklerden başkasının bilmediği bir üretim çeşididir.
______________

Peki bu belgeler kimlerde? Geçenlerde, Habertürk’teki bir televizyon programında, Vatikan’dan elde edilen bir belgeden sözedildi. Belge, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul için söylediği bir sözü içeriyor: “Biz, başkasına ait olanı değil, zaten bize ait olanı geri aldık”.

İstanbul’u Türklerin kurduğunu, ben, aşağı yukarı on yıldır biliyorum. O zamandan beri de yeni yeni bilgilerle karşılaşıyorum (Marmaray kazılarında ortaya çıkan, yaklaşık 8000 yıllık, Türklere ait kalıntılar gibi). Ama hiçbir yazılı belge duymamıştım. Bakınız, o yazılı belge nereden çıktı: Vatikan. Vatikan tarihle ne kadar ilgilenir? Şu görsel, bunu anlatmaya yeter:

Hiç kuşkunuz olmasın, satranç konusunda da bu tür belgeler birilerinin elinde var ve bu belgeler gelecekte bir şekilde ortaya çıkacak.


3) ÇATURANGA SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENBİLGİSİ

İran’da çatrang veya satrang adının anlamı için birbirinden saçma iki açıklama yapılmaktadır. Farslar kabul etmek istesin istemesin, çaturanga, çatrang, satranj, şatranj ve satranç sözcükleri, hep aynı kökten gelmektedir. Sessiz harf çözümlemesi, bunu hemen gösteriyor:

Ç-a-T-u-R-a-N-G-a
S [Ş, Ç]-a-T-(ı,a)-R-a-N-Ç [G, J]

Arslan Küçükyıldız, “Çadır'dan Satranç'a” adlı yazısında (), bu dönüşüme ilişkin şunları yazmış:
_______________
Hindistan’dan İran’a geçerken Şatarang adını almış olan satranç’ın, Türkçedeki “Ç”-“S” dönüşmesi ile bir ilgisi olabilir mi? Bu soruyu Türkçemizdeki ilginç bir kelime ile örneklendirmek isterim. Bu kelime, Satma’dır. Satma kelimesinin aslı Çatma’dır. Tarla ve bağ bekçilerinin geceleri barınmaları için bir ağaç üzerine yüksekçe yaptıkları kulübe veya çardağa bazı yerlerde verilen isimdir. İster Türkçedeki Çat sözü isterse ç-s dönüşümünden kaynaklanan Sat sözü ile ilgili olsun, Satranç sözünün Türkçe bir kelime olması düşünülmelidir. Bizi bu düşünceye getiren kelimelerden biri de Kırgızistan’da bugün kullanılan ve tıpkı Satranç tahtasına benzeyen Kareli defter anlamındaki Çatıraş kelimesidir. Çatıraş’ın kareli defter için kullanılması, satranç tahtasının da kareli deftere benzemesi çok önemlidir.
_______________

Çaturanga'nın Sanskıritçede "dört kuvvet" anlamına geldiği, bu başlıkta daha önce belirtilmişti. Buradaki "dörtkuvvet"in oyunla ilişkilendirilmesi, şöyle yapılıyor: "Hindistan'da Vedalar Dönemi olarak adlandırılan dönemde (MÖ 1750 – MÖ 500), Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu: Erler, atlılar, filliler ve savaşarabaları. Çaturanga yani dörtkuvvet de Hint ordusundaki bu dört bölümü anlatmaktadır". Ne var ki, o dönemden sonra Hindistan'da böyle bir ordu yapısı bir daha görülmemiş. Satrancın ortaya çıktığı söylenen tarihle bu ordu yapısı arasında aşağı yukarı 2,000 yıl olduğu söyleniyor. Dolayısıyla, "dörtkuvvet" adının oyunla bu biçimde ilişkilendirilmesi, epey zorlama ve gerçekdışı gözüküyor.

Hindistan'da iki ayrı çaturangadan sözedilir: Bir tanesi, iki kişiyle oynanan, bildiğiniz, Batı öncesi satranç. Diğeri ise dört oyuncuyla oynanan, zarsız da oynanabilmekle birlikte yaygın olarak zarla oynanmış, 3,000 yıl öncesine dayandığı söylenen bir oyun ().

Şimdi biraz durup, buraya kadarki araştırmamızdan öğrendiklerimizi bir gözden geçirelim:
1) Hindistan'da bildiğimiz satranç anlamındaki çaturanga'dan sözettiği söylenen en eski yazılı belge, 625-640 yılları arasına tarihlidir.
2) Hindistan'da, 1500'lü yılların sonuna kadar satranç taşı olduğundan emin olunan hiçbir buluntu yoktur.

Anlayacağınız, 625-640 yılları arasındaki yazılı belgenin sözettiği çaturanganın, bildiğimiz satranç oyunu olduğunu gösteren hiçbir belge yok. Hatta Hindistan'da satranç oynandığı konusunda güvenilir kayıtlar, anca 1000'li yıllardan başlıyor. Satranç olduğu söylenen çaturanganın kesin kurallarının bilinmediğini, yeri gelmişken burada hemen belirteyim. Yalnızca, İran'daki satrançla aynı kurallara sahip olduğu "sanılıyor"! Bu yüzden de İran’daki satrancın kuralları neyse, çaturangaya aynen yapıştırmışlar. Buyrun, işte size Batı bilimcileri(!), işte size bilimsellik(!).

Çok büyük olasılıkla, Hindistan’da sözüedilen ilk belgelerde adı geçen çaturanga, aslında dört oyunculu olan çaturangadır. Bir başka deyişle, "dörtkuvvet" (çaturanga), "dört oyuncu" anlamına geliyor. İki oyuncuyla oynanan satranca da sonradan çaturanga denmiş. Peki neden aynı ad kullanılmış olabilir?

Sözcüklerin kökenbilimi konusunda çok önemli bir araştırmacı ve çözümlemeci olan Adnan Atabek'in "çaturanga" sözcüğü için yaptığı çözümleme, buna oldukça yerinde bir açıklamayı, kendiliğinden getiriyor. Adnan Atabek'in Satranç adlı yazısı:
_________________
Satranç sözü için batı dilcileri, Sanskritçe "çaturanga" sözünü köken olarak gösterirler ve Hint-Arap-Avrupa trafiğini öne sürerler. Ben de buna bir koşulla katılıyorum.

Satrancın, nesnel kökeni damadır. Yani sekizXsekiz kutulardan oluşan bir çizgi ızgarası üzerinde oynanan oyun. Taşlar (aşık kemikleri) önceleri tek tip iken sonra çeşitlendirilmiş. Taşlar, çizgilerin kesim noktalarına konulurken (9x9), kutu içine konmaya başlamış. Dokuz taşla oynanırken, sayı değişmiş. 'Dokuztaş', 'üçtaş' gibi oyunlarımızın kökü de aynı.

Değişmeyen tek şey, kutulardan oluşan ızgara olmuş. Türkler, kesişen çizgilerden oluşan elek, kalbur gibi nesnelere, damaya, ızgaraya, "çatura", "şadra", "şedre" diyorlar. Sakalardan tut, Anadoluya kadar bu deyimler var.

siede: elek, kalbur (Sakaca, Vasiliev)
siit: elek (Teleüt Ağzı Sözlüğü, TDK)
şedre: iri gözlü kalbur (DS: Derleme Sözlüğü)
şadara:kalbur (Azeri ağzı, Türk Lehçeleri Sözl.,Kültür Bak.)
çatmak: damalı (DS)
şatra: dama (Altay ağzı, Altayca Türkçe Sözlük,TDK)
şatıraş: dama, satranç (Kazak ağzı,Türk Lehçeleri Sözl.,Kültür Bak.)
çatlaş: çapraz (Tatar ağzı, Türk Lehçeleri Sözl.,Kültür Bak.)
satraslı: aykırı (Kazak ağzı, Türk Lehçeleri Sözl.,Kültür Bak.)

Birgün birisi tutmuş, damanın taşlarına kimlik kazandırmış. 'Fil', 'at' diye (çok büyük olasılıkla, bu hayvanların aşıkları kullanılıyordu ve farklı ilerleme kurallarına sahiptiler). 'Çatura' olan adı da 'çatura anga' olmuş. Yani 'hayvan daması' veya 'hayvanlı dama'.

Ang: yaban hayvan, geyik, karaca (Altay ağzı, aynı sözlük)

Bu söz, güneye, 'İndus' bölgesine indi. Sanskrit'leşti. Araplar da kendi söyleyişlerine uydurdular. Bizim Orta Asya kırsal alanındaki şatıraş'ı, Horasan Harzemdeki çatranga'yı aydınlarımız komşu dillerdeki satranç ile değiştirmişler. Aynı şimdiki 'şovmenler' gibi.

Batılı 'çatranga' ya gönderme yapar ama, gerçekte Batı dillerindeki dama ve satranç karşılığı sözlerin, çatranga ile doğrudan ilgisi yoktur.

'chekker', 'schach' sözleri, olsa olsa, Asyadaki 'şah-mat' (dama) ile karşılaştırılabilir.

çekka: dama (Japonca)
çakatura: Doğu Karadenizde yapı türü. (Ahşap ızgara biçiminde duvar çamurla doldurulur).
'dama', 'dame' sözleri, Türkçe 'dama', Asyadaki anlamdaşları 'doub-at', 'doyb-i', 'dam-ka' ile karşılaştırılabilir.

'chess' ise, 'şaş-ki'(dama) ve 'caz' (bir tür dama, DS) ile karşılaştırılmalı.

( Belirtilmeyen veriler: Türk Lehçeleri Sözl.,Kültür Bak.)
_________________

Adnan Atabek'in bu yazdıkları, "çaturanga" adının Hindistan'a ve Sanskıritçeye Türklerden geçtiğini ve "hayvanlı dama" anlamına geldiğini belirtiyor. Bunda şaşılacak birşey yok, çünkü daha önce yazdığım gibi, Sanskıritçeyi kuran Bırahmanlar, Türklerdir. Hindistan'ın Sanskıritçe dışındaki yerel dillerinde de birçok Türkçe sözcük vardır.

Dikkatinizi çekerim, Adnan Atabek'in bu yazdıkları, yalnızca "çaturanga"nın anlamını ve Türkçe'den geçtiğini göstermekle kalmıyor. Hindistan'da dört oyuncuyla oynanan oyun için kullanılan "çaturanga" adının, neden iki oyuncuyla oynanan satranç için de kullanıldığını açıklamış oluyor: Çünkü her iki oyun da damalı tabanda oynanıyor ve her iki oyunda da hayvanlar var.

Arslan Küçükyıldız'ın "Satranç Bir Türk Zekâ Oyunudur" adlı yazısının () en sonunda aktardığı bir bilgiye değinmenin tam da zamanı: "Altay’da bütün zekâ oyunlarına Şatra denmektedir. Tuva’da Şıdıra denildiği gibi." Kendisinin, bu yazısının en sonunda vermiş olduğu fotoğraflar, ilginizi çekecektir. Bu fotoğraflarda, Altay Türkleri’nin "Şatra" adıyla oynadıkları ve "Satranç"ın öncülü olan iki tür oyun gözükmektedir. Anlaşılan, tüm bu zekâ oyunlarına, Altay Türklerinin "Şatra", Tuva Türklerinin "Şıdıra, Şatıra" demesinin nedeni, bu oyunların damalı, ızgaralı tabanlarda oynanmalarından kaynaklanmaktadır. Tıpkı Hindistan'da her iki oyuna da çaturanga denmesinin nedeni gibi.

Belli ki çaturanga, dörtkuvvet anlamı sonradan kazanmış veya sözcüğe bu anlam sonradan yüklenmiş. O da büyük olasılıkla ızgaralı yapının dörtgenler oluşturması nedeniyledir. Ayrıca, iki çubuğu birbirine "çat"arsanız, çarpı veya artı biçimli, dört parçalı yapı ortaya çıkar. "Dört", buradan (yani Türkçe Çatura, Çatra'dan), "Kuvvet" ise Anga'dan yani Hayvan'dan geliyor. Bu konuda, yine Adnan Atabek'in verdiği bilgilere bakmak, aydınlatıcı olacak. Arslan Küçükyıldız'ın "Satranç'ın Tarihi ve Kökeni" () adlı yazısının ardından, Adnan Atabek şunları yazmıştı:

"Çok güzel bir yazı. Ben yıllar önce konuya dil açısından yaklaşan bir yazı yazmıştım (yahogroups/gunesdilkurami). Satranç Turanlılardan çıkmıştır. Dil böyle der. Türk ağızlarında çadra, şedre.. gibi sözler elek anlamındadır. Kesişen dik liflerden oluştuğu için ( çat-mak fiili ile ilgili). Anadoluda; iyice eskimiş elbise için 'şedre gibi' derler. Elek gibi olmuş anlamında. Dama oyunu; dik kesişen çizgilerden oluşan, eleğimsi bir görünümdedir ve Türk ağızlarında şedre, çatura sözleri aynı zamanda 'dama' demektir. Bu oyun, zamanla gelişmiş, satranca doğru evrilmiştir ve adı da ÇATURA ANGA yani 'hayvanlı dama' olmuştur. Çünkü, işin içine at, fil gibi hayvanlar girmiştir. Eski Türkçede ang 'hayvan' demektir. Burdan, yul ang 'çizgi hayvan' yani yılan, türemiştir. Ang erki yani hayvan gücü, Batılı dillere energy (enerji) olarak geçmiştir. Meydan Larousse'da ŞAH TURANGA maddesi vardır. Bu, Çatura Anga'nın yanlış söylenişidir ama, kullananları yanıltan, oyunun Turan'dan gelmiş olmasıdır. Diğer dillerdeki sözleri de açıklayacak, Turan kökenini kanıtlayacak, pek çok veri var. Mesela bende on sayfa not var. Bu notlardaki metinleri de dikkate alırsak, bir kitap oluşturacak kadar veri var demektir."

Şimdi Hindistan'a bir daha bakalım:

1) En eski yazılı belge olarak kabul edilen, 625-640 yılları arasına tarihli bir şair kitabı, çaturangadan sözediyor, ama hangi çaturangadan sözettiği belli değil. Ve aynı tarihlerde, İran coğrafyasında çatrang'ın adını anan kitaplar var. Bir tanesi, 620 tarihli. Yani Hindistan'daki kitap, diyelim ki bildiğimiz satrançtan sözetse bile, satrançtan sözeden ilk kitap değil. Dahası, aslında Hindistan'da bile çaturanga'dan sözeden ilk kitap değil. Okuduğum bir kaynakta, çaturanga adını anan ilk kaynak, Mahabarata adlı, Sanskırit dilinde yazılmış destandır. Tarihi, MÖ 500 dolayı olarak verilir.
2) Hindistan'da, 1500'lü yılların sonuna kadar satranç taşı olduğundan emin olunan hiçbir buluntu yok.
3) Satranç kurallarından sözeden, bilinen ilk kitaplar 850 yılından başlıyor ve Arapça.
4) 11. yüzyıl öncesine ait, daha önce sözünü ettiğim iki Farsça kitap, satrancın Hint'ten geldiğini yazıyor. Ama söylenen o ki İran'da 11. yüzyılın sonuna kadar Hint ile kastedilen coğrafya, Hindistan yarımadası değil, bugünkü Pakistan çevresi. Yani satranç İran coğrafyasına, ilk satranç taşlarının bulunduğu bölge dolaylarından girmiş.

Anlayacağınız, satrancın Hindistan'da doğması şöyle dursun, Hindistan'da geç yıllara kadar gerçekte, bildiğimiz satrancın oynandığını gösteren bir belge bile yok. 400'lü yılların başlarında Hindistan'ı dolaşan ve epey kapsamlı bilgiler verdiği söylenen Çinli bir Budist rahibin, satrançtan veya çaturangadan hiç sözetmemiş olması da ayrıca ilginçtir.


Belli ki Batılılar, çaturanga'nın (veya çatrang'ın) kurallarını, 850’den sonraki Arapça satranç kitaplarından alıntıladıktan sonra, hangi çaturangadan sözettiği belli olmayan bir şair kitabını işaret ederek, satrancın Hindistan'da, 600'lerde doğduğunu öne sürmüş. Yine çaturanga adından sözeden MÖ 500 dolayındakine ise uzak durmayı yeğlemişler. Herkes de bunu bilimsel yorum olarak kabul ediyor. Bu yalanın Hindistan’ı sömürmeye başlayan İngilizler tarafından nasıl ve neden uydurulduğu, şu bağlantıdan okunabilir: (). Peki bugün bile Hindistan’da diretmek neden? Bunun gerçek yanıtı, asılsız bir kurama olan heveste yatmaktadır: "Hint- Avrupa" kuramı.


4) OYUNLARIN EVRİMİ ve ÇEŞİTLİLİĞİ

Bu başlığı açarken ilk iş olarak Arslan Küçükyıldız'ın "Satranç'ın Atası Olan Türk Zekâ Oyunu; Mangala" adlı yazısının bağlantısını paylaştım. Çünkü bu yazının, satrancın kökenine ilişkin başka yazılarda göremediğimiz çok önemli iki doğrusu vardır: 1) Satrancın sıfırdan yaratılmış bir oyun değil, önceki oyunların evrimi sürecinde yaratılmış bir oyun olduğunu ortaya koyması. 2) Satrancın kökeni konusunda dikkatini Türk kültürüne yöneltmiş olması. Kendisinin bu yazısı için üç yıl önce yazdığım bir şeyi burada yeniden vurguluyorum:

"Arslan Küçükyıldız'ın, satrancın Türkler’in yarattığı bir zekâ oyunu olduğunu, oyunların evrimini gözlemleyip ortaya koymuş olması, satrancın kökenine ilişkin hemen her türlü belgeden daha değerli ve geçerlidir. Çünkü bugünün belgeleri, ileride bulunacak belgelerle önemini yitirebilir. Ve kimi belgelerin üzeri örtüldüğü gibi, zorlama belgeler de kanıt gibi sunulabilmektedir. Ancak, oyunların titiz incelemeler sonucunda ortaya çıkarılacak olan gelişim süreci, gerçekleri apaçık bir biçimde gözler önüne serecektir."

Oyunların evrimi ve çeşitliliği konusuna önem veren Batılı ve Doğulu başka araştırmacılar da var. Ancak, bunlar “yeni yaklaşım” olarak adlandırılıyor ve hiçbiri Türk adını kesinlikle ağzına almaz. Gerhard Yostın (Gerhard Josten) ve Ayzek Lindır (Isaak Linder) adlı satranç tarihçileri, oyunun evrim ve çeşitliliğine bakarak, satrancın ilk izlerinin, bir Türk devleti olan Kuşhanlara kadar takip edilebildiğini belirtip, tarih olarak da MÖ 50 ile MS 200 yılları arasını verir. Özellikle Yostın, satrancın Kuşhan kaynaklı olduğu iddasındadır. Ama diğerleri gibi O da Kuşhanların Türk olduğuna değinip de "satrancı Türkler yaratmıştır" demez.

Satrancın Hindistan'da doğmuş olduğunu savlayanların bir gerekçesi de Hindistan ve çevresinde (Tayland, Burma) satrancın bazı çeşitlerinin görülmesidir. Ama asıl çeşitliliğin görüldüğü Türklerden nedense kimse sözetmez. Üstelik de tüm bu satranç çeşitlerini ve satranç öncüllerini, Altay Türkleri "Satra" veya “Şatra”, Tuva Türkleri "Şıdıra, Şatıra" diye adlandırmasına rağmen. Bu adların "satranç" adıyla bağlantısı, çok açık.

Dahası, Hindistan'daki satranç çeşitlerinden biri, “Büyük Satranç” veya “Türk Büyük Satrancı” olarak adlandırılmıştır (). Bu, şu demektir ki Hindistan coğrafyasındaki satranç çeşitlemelerinde bile Türk'ün izi, etkisi ve adı var.

Satrancı yaratan ulusun aranmasında, evrim ve çeşitliliğin gözetilmesinin öncelikli önemi, gün gibi ortadadır. Bu nedenle, Arslan Küçükyıldız'ın "Satranç Bir Türk Zekâ Oyunudur" adlı yazısından bir bölümü buraya aktarmak, yerinde olur:
________________
Satranç’ın Turan kökenli bir oyun olduğu iddiamıza delillerimiz şunlardır:

1. Satranç bütün Türk topluluklarında, eğitimli eğitimsiz her seviyedeki kişilerce çok yaygın olarak oynanan bir oyundur. Mesela; Ankara’nın Çamlıdere ilçesine gidin kahvelerde satranç oynayan köylüler görürsünüz.
2. Oyunun bugünkünden daha ilkel birçok farklı çeşidi, Türk ülkelerinde oynanmaktadır. Tıva’da Satrançın öncülü olan oyunlar Şıdıra veya Şatıra adıyla, Altay’da Şatra adıyla, halen, oynanmaktadır.
3. Bu oyunların adları ile Satranç adı arasında dil bilimi açısından çok açık ilişkiler vardır. Satranç sözü çat-mak fiilinden gelmektedir.
(...)
________________

Son olarak, dikkatimizi Satranc'ın öncülü olarak gözüken Türk zekâ oyunları Satra'lara (Şatra, Satıra) verelim: Türklerin Satra adlı oyunları arasından benim de haberdar olduğum bir tanesinin ortasından, tıpkı Çinlilerin satrancı dayandırdıkları Şiangçi adlı oyun gibi, dere geçmektedir. Haberdar olduğum bir diğer Satra, yine tıpkı Şiangçi gibi, damalı tahtanın karelerinin değil, köşelerinin üzerinde oynanır. Bu oyunlar Türklerden mi Çin’e geçmiştir, Çin’den mi Türklere geçmiştir? Tarihin akışının işaret ettiği yön, belli. Öyle yada böyle, neden Türklerin Satra’larından hiç sözedilmez? Diyelim ki (bu kadar çeşidin hepsi de!) Çin’in tek çeşit oyunundan Türklere geçti, o zaman bunun adı neden konmaz? Ruslar, bu çeşit çeşit Satra’ları teke indirmiş gibi gözüküyor. O da şu: . Bu Satra hakkında bile doğrudüzgün bilgi bulamazsınız. Diğerlerini hepten geçtim. Şimdilik açıklamayacağım bazı nedenlerle öyle sanıyorum ki bu Satra’ların incelenmesi, satranç tarihini birkaç açıdan değiştirebilir.

Gerek oyun yapılarına gerekse de adlarının benzerliğine rağmen neden satranç tarihinde bu oyunların adının anılmadığının üzerinde durmak gerekir. Üstelik de Meydan Larus'ta ŞAH TURANGA diye bir madde olduğuna, yani Batılılar’ın bu konularda gayet de bilgi sahibi olduğuna dikkat etmek gerekir. Satrancın yaratıcı adayı olarak Türklerin adı, bunlara rağmen hiç geçmiyorsa, akıllı insanlar, elbette bunda kasıt arar.


5) SATRANCIN, TÜRKLERİN KAŞGAR ŞEHRİ DOLAYLARINDA DOĞDUĞU KURAMI

Daha önce yazdığım gibi, satrancın kökenini bulma araştırmalarında, oyunların evrimi daha yeni yeni inceleniyor. İşte bu yolu izlemiş olan Gerhard Yostın, satrancın, Kuşhan Türkleri döneminde, Kaşgar dolaylarında doğduğunu öne sürüyor (). Sanırım satrancın kökenine ilişkin en yeni kuram, bu. Satranç ve satrançla ilgili oyunlara ilişkin incelemelerinden sonra Yostın, özetle şu düşünceye varıyor:

“Satranç; Çin, Hindistan veya Ortadoğu bölgelerinden birinde doğup diğer iki bölgeye girmemiştir. Bu oyun, önceki oyunlardan, her biri bu bölgelerden birine özgü olan birer özellik almıştır. Satrancı yaratanlar, bu üç özelliği bileştirmiş ve sözkonusu üç bölgeye de buradan yayılmıştır. Peki bunu kim yapmış olabilir: Her üç bölgeyle de bağlantısı olanlar. Bunlar kimler olabilir: İpek Yolu’ndakiler. Oyunların evrimine bakıldığında, hangi tarihte, kimdir bunlar: MÖ 50 ile MS 200 arasında, Kuşhanlar. Kazıbilimdeki ilk buluntuların hep bu dolaylarda çıkmış olması da bu düşünceyi güçlendiriyor ”

Yostın, kuramını anlatırken, şu dikkate değer yorumlarda bulunmuş:

“Kuşhanların kademeli parçalanmasının ardından, galip komşu devletlerin her biri, satrancın zihinsel yaratıcılarının kendileri olduğunu savladı. Kimse, yenilen Kuşhanlardan sözetmedi. Kuşhanların yıkılması, birçok gerçeğin neden kaybolduğunun ve neden satrancın kökenine ilişkin, inandırıcılıktan uzak bu kadar çok söylencenin ortaya çıktığının asıl nedeni olabilir. Kuşhanlar’ın zihinsel yapıtı, yerini çeşitli söylencelere bıraktı.”

“Birçok gerçeğin kaybolduğu”ndan sözeden Yostın’ın, başka iki ifadesine de dikkat çekeceğim:

a) Kuşhanlar’dan sözederken, bir ara bir ayraç içinde, “Yoksa Tomıs Hayd, araştırmaları sırasında, gizlenmiş bir belirti mi buldu?” biçiminde bir ifade kullanıp, Viktır Kits’in satranca ilişkin bir kitabına gönderme yapmış (Victor Keats - Chess, Its Origin).

Bu Tomıs Hayd, 1600’lerde yaşamış, İngiliz sömürüsü altındaki Hindistan’da çeşitli araştırmalar yapmış, Türkçe, Arapça, Farsça, Süryanice, İbranice ve Malayca’yı iyi bilen, ulusal amaçlarla satrancı Hindistan’a ilk olarak dayandıran bir İngilizdir.

Okuduğum bir yazıda, satrancın Hindistan’da çaturanga adıyla doğduğu bölgenin, Pakistan (yani Sind ırmağı) bölgesi olduğu yazıyordu. Oysaki satrancın Hindistan’da doğduğunu savlayan ilk Batılı olan Tomıs Hayd, satrancın Doğu Hindistan’da doğduğunu savlamıştı. Yani tam da İngilizlerin kenelendiği bölgede. Peki satrancın Hindistan’daki doğumyeri niye sonradan Pakistan bölgesine çekilmiş? Orasını bilmiyorum. Belki satranç taşı olduğundan kuşkulanılan buluntuların burada çıkması nedeniyledir. Belki de Tomıs Hayd’ın gizlediği hissettirilen belge, o dolayları işaret ediyordur.

b) Yine Yostın, şu sayfanın () en sonundaki paragrafta, dikkat çekici şeyler yazmış. Düşüncelerini geliştirerek(!) dolaylı yoldan demiş ki:

“Satranç, belli bir coğrafyaya özgü bir oyun değildir, İpek Yolu’nun merkezindeki Kuşhan ülkesinde, farklı farklı kültürler, farklı oyun yapılarını birleştirerek satrancı yaratmıştır. Satrancı tek bir ulusun yarattığını düşünmeyelim. Satrancı Çin, Hint, Ortadoğu veya başkası yarattı diye kavga edeceğimize, herkesin katkıda bulunduğu bir bileşim olarak görelim”.

Yostın’ın bu iki ifadesi, burnuma bazı tanıdık kokular getiriyor: Anlaşılan o ki Gerhard Yostın adlı Alman, kuramının, satrancın yaratıcısı olarak Türkleri işaret ettiğinin gayet farkında. Hatta satrancın yaratıcısı olarak Türkleri söyleyen bir belgeden haberdar bile olabilir. Bu belge, örneğin Tomıs Hayd’ın gizlediği bir belge olabilir.

Yostın’ın b’deki ifadesi, satrancı Türklerin yarattığını başkalarının da öğrenmesi arefesinde, bu oyunun sahipliğini tek bir ulustan (yani Türklerden) alıp, bütün dünyaya yamamaya çalışıyormuş izlenimi uyandırıyor. Ne zaman önemli bir değerin yaratıcı sahibinin Türkler olduğu anlaşılsa, hemen o sahipliğin “önemi yoksanarak”, bütün dünyaya mal edilmeye çalışılır ve şöyle bitirilir: “Böylesine bir kardeşlik, daha güzel bir tablo değil mi?” Gerçeklerin üzeri “güzellikle” örtülür… Türk tarihini inceleyenler, buna benzer yığınla örnek bilir. Kuşhanların tarihini incelemiş olmasına rağmen, Yostın’ın Türk adını hiç anmaması ve Kuşhanlar’ı “kayıp uygarlık” tadında tanımlaması, bu açıdan özellikle dikkate değerdir.

İpek Yolu’na gelince… Okuduğum bir kaynakta şunlar yazmakta: “Satrancı kimin yarattığına ilişkin hangi kuram doğru olursa olsun, oyunun yayılmasında İpek Yolu’nun önemi tartışılmaz”.

“Satrancın doğduğu idda edilen bütün coğrafyalardaki ortak ve belirleyici nokta, Türklerdir” dememişler de “Satranç, İpek Yolu’yla yayıldı” demişler.

İpek Yolu’nun haritasına şöyle bir bakmak bile, bu yolun Türklerin denetiminde bir ticaret, düşünce ve kültür yolu olduğunu anlamaya yeter: . Tarihsel gerçek de budur. Yani oyunun yayılmasında “Türklerin önemi” dememişler de “İpek Yolu’nun önemi” demişler.

Bu arada, kendilerine sormak gerekir: “Madem satranç İpek Yolu’yla her yere yayıldı, öyleyse satrancın Avrupa’daki yayılışını Endülüs zamanındaki Araplara bağlamak niye? Yani size göre satranç, İpek Yolu’yla her köşeye girmeyi başardı da bir tek Avrupa’ya mı girmeyi başaramadı?”
Ara
Cevapla
#20
6) SATRANCIN BİR SAVAŞ OYUNU OLMASI

Satrancın Hindistan’da doğduğunu savlayanların bir dayanağı da Hint ordularında fillerin kullanılmış olması. Şimdi kısaca, bu dayanaklarının ne kadar “sağlam” olduğuna bakalım:

Kayıtlar gösteriyor ki satrancı doğurduklarını savlayan İran ve Çin coğrafyalarında da filli ordular kullanılmıştır. Bir başka deyişle, fil, Hindistan ordusuna özgü değildir. Hatta ünlü Anibal (MÖ 247 - MÖ 183) ile Pirus (MÖ 318 - MÖ 272) da ordularında filleri kullanmıştır. Aynı biçimde, Türk ordularında da filler görülür.

Türklerin hayvanlarla ilişkisine şöyle kısaca bir bakalım: At, deve, köpek, geyik, yabanöküzü, koyun, keçi, domuz, kartal, atmaca gibi birçok hayvanı evcilleştirenler, Türklerdir. Bu çok önemli bir özelliktir ve hayvan evcilleştirimi konusunda tarafsız tarihsel kayıtlar hep Türklerden sözeder. İran coğrafyasındaki Türk hükümdarların, yanlarında parslarla dolaştıkları, kayıtlıdır. Aslan da aynı şekilde. Yine Türkler, evlerinin içinde, ocaklarının dibinde, epey de yaygın biçimde (belli dönemler, neredeyse her evde olmak üzere) yılan beslemiştir. Hatta Türklere verilen adlardan biri de Yılanoğulları’dır. Bazılarınız Naga adını duymuştur. İnsanlarının üstünlüğü, kadınlarının güzelliğiyle ün salmış, efsanelere konu olmuş, yarı insan yarı yılan biçimli Nagalar. İşte o Nagalarla anlatılanlar, Türklerdir. Türkler efsanelere yarı hayvan yarı insan biçiminde yalnızca Naga olarak mı girmiş? Hayır. Örneğin yarı insan yarı at olan Sentorlar da Türkleri anlatır. Sentorların efsanelerinde adı geçen ünlü içkileri de düpedüz kımızdır.

Avrupa’da da görülen, eski zamanlardan kalmış hayvan heykelleri vardır. Avrupalılar bunları açıklayamaz. Bu hayvan heykelleri, Türklerden kalan “ongun”lardır. Her bir Türk boyunun kendine özel bir Ongun'u vardı. Bu, genellikle boylarını koruduğuna inandıkları kutsal bir havyandır. O hayvanın ruhunu taşıdıklarına inanırlardı: Kurt, geyik, at, kuğu, doğan, kartal, yılan, kaplan, pars… Bu inanış, boylara ve bireylere verdikleri adlarda da gözükür. Kızılderililerde de olduğu gibi.

Türkler, evcilleştirdikleri hayvanları, tarımda, ulaşımda, haberleşmede, güvenlikte, sanatta, edebiyatta, beslenmede, savaşta, avcılıkta, uzun yolculuklarda kısacası her alanda kullanmıştır. Eğer fili evcilleştirenler Hindistan’da aranacaksa, bu aramaya herhalde ilk önce, büyük olasılıkla konuşmayı bile Türklerden öğrenmiş Hintlilerden değil, hemen her hayvanı ilk olarak evcilleştirmiş olan Türklerden başlamak gerekir.

Hayvanların kullanıldığı uzun yolculuklara, ordunun uzun mesafe yolculukları da dahildir. Bu özellik, Türk ordularını eşsiz kılmıştır. Her alanda olduğu gibi, savaş alanında da yaratıcı olan Türkler, eğittikleri hayvanları, çeşitli biçimlerde savaş alanına sokmuştur. Dahası, yine Türkler, savaşlarda, düşmanı ürkütmek için vahşi hayvan postlarına bürünmüş, vahşi hayvan başlarını savaşlarda başlık olarak kullanmıştır. Şu bağlantıları, altlarındaki ilginç yorumlar da dahil olmak üzere inceleyiniz:



Dolayısıyla, satranç tahtası üzerindeki savaşa hayvanları katmak, açık ara biçimde en önce Türklerden beklenir.

Satranç oyununun kendisine bakıldığında, bir savaş oyunu olduğu çok açıkça görülür. Yalnızca, bulunan ilk satranç taşlarına bakmak bile bunu anlamaya yeterlidir. Fil adlı tek bir satranç taşını, satrancın Hindistan’da doğduğuna dayanak olarak sunan satranç tarihçileri, böylesine bir savaş oyunu hakkında konuşurken, savaş ve hayvancılık denince akla gelen ilk ulusu dillerine hiç getirmezler. Sakın bunu saflık veya cahillik olarak yorumlamayınız; yanılırsınız.


7) İLK SATRANÇ MAKİNESİ OLAN “TÜRK” KONUSU

Bu da önemli bir konu. Bu makinenin adının Türk olması üzerinde yeterince durulmuyor. Üç yıl önce bu konuda şunları yazmıştım:

________________
Bir de ilk satranç makinesi olan “Türk” konusu var. 1769’da yapılmış olan bu satranç makinesine “Türk” adının verilmesine neden olarak yarımyamalak, tutarsız şeyler söyleniyor ve aslında pek de değinilmiyor. Söylenenlerden biri, makineyi bir Macar yaptığı için adını Türk koyduğudur. Sanki Macarlar “biz Türk’üz” diye bağırıyormuş gibi! İkinci açıklama, “güçlü Türk” algısına bağlanıyor. Ancak, burada kastedilen zihinsel değil, fiziksel güç. Acaba, yüzyıllardır kendi halkına Türkleri, fiziksel olarak güçlü ama zihinsel olarak en aşağıda ve barbar diye tanıtan Avrupalının satranç makinesi konusundaki bu açıklaması, kendisini tatmin etmekte midir? Biraz gülünç kaçmıyor mu?

Bugün teke tek bir futbol karşılaşmasında herkesi yenecek güçte bir robot yapılsa ve bu robota bir ulus kimliği yapıştırılacak olsa, en iyi futbolcuları Brezilya’nın çıkardığı kabul edildiği için, bu robota seçilecek ad, ya “Brezilyalı” olur ya da futbolun beşiği İngiltere sanıldığı için “İngiliz”. Karpov’la Kasparov döneminde yapılacak bir satranç makinesine “Sovyet” denirdi. O dönemin en üstün satranç oyuncuları Sovyetlerdi çünkü. Satranç denilince akla orası geliyordu. Demek ki ilk satranç makinesinin adının neden Türk olduğu konusunda iki açıklama olabilir. Ya o dönemin en iyi oyuncuları Türkler’den çıkıyordu ya da satrancı bulan Türkler’dir ve Batılılar bunu biliyor. Macar teknisyenin başka basit bir nedeni olsaydı, bunu herhalde bilirdik, böylesine gizli kalmazdı.
________________

Bu başlık altında, es-Suli’nin adı birkaç kez geçti. Bu Türk, döneminin en iyi satranç oyucusudur. Hiç kuşku yok ki adamakıllı araştırmalar, daha pek çok büyük Türk satranççısını, kolaylıkla günışığına çıkaracaktır. Dahası, ben, yapılacak bu araştırmaların, satrancın Türklerle özdeşleşmiş bir oyun olduğunu ortaya çıkaracağından eminim. Örneğin, sözünü ettiğim kitap, Ardişir’in at biniciliğinde, çevganda, satrançta ve bazı başka sanatlarda eşsiz olduğunu yazar. Bunların ilk ikisi zaten Türklerle özdeşleşmiştir. Satrancın da tıpkı bir başka savaş oyunu olan çevgan gibi, kitabın yazıldığı zamanlarda, Türk yaratısı ve Türklerle özdeşleşmiş bir oyun olarak algılandığını düşünüyorum. Bence, ilk satranç makinesinin adının Türk olmasının ve Türklerin at sırtında körleme satranç oynadığı söylencesinin arkasında bu yatmaktadır: Satranç, Türklerle özdeşleşmiş bir oyundu. Eğer öyleyse, bunu ortaya çıkarmak hiç de zor olmaz. Ama bunu tabi ki başkaları ortaya koyacak değil; bizim araştırmamız gerekir.


8) SAVAŞ FELSEFESİ AÇISINDAN İKİ GÖSTERGE: ERLERİN GERİ GİTMEMESİ ve SATRANÇ TAŞLARININ DİZİLİMİ

Bu bölüm, bu başlığın en başında yazdıklarımı içeriyor:

a) Piyon Neden Geri Gitmez?

Geçen yıl, Dokuz Eylül Satranç Kulübü'nde bulunduğum bir gün, ara bulup boş bir sınıfa girmiş, ışıkları kapatıp, karanlıkta kafamı dinlemeye koyulmuştum. Arada bir kulağıma diğer sınıftan sesler takılıyordu. Bir ara altı yaşındaki öğrenci, piyonu geriye doğru oynamaya kalkışınca, öğretmen öğrenciyi "piyon geri gitmez" diye uyarmıştı. Bunun üzerine öğrencinin sorusu ilgimi çekti: "Neden geri gitmez?"

Gerçekten de her taş geri gidebilir, ama piyonlar geri gidemez. Neden? Yanıtını bulmak, neredeyse hiç zamanımı almadı, çünkü askerlikle ilgili bir gerçeği zaten biliyordum: Ordunun temeli, yaya erlerdir. Karakuvvetlerinin hava ve deniz kuvvetlerinden üstünlüğü, bundandır. Bir savaş oyunu olan satranca, bu felsefe, çok zarif bir biçimde katılmış: Bütün ordu öğeleri geri dönebilir, ama ordunun temeli olan erler bir kez yürüdü mü, bir daha geri dönüş yoktur. Erlerin adımları, artık geri dönüşü olmayan adımlardır. Bu yüzden de en dikkatli atılması gereken adımlardır.

Satrançtan ne kadar uzaksanız size o kadar şaşırtıcı gelecektir ki, hemen hiçbir satranççı, piyonun neden geri gitmediğini bilmez. Bu kadar basit bir soruyu sormak, çok çok büyük çoğunluğunun aklına bile gelmez. En ustasından en toyuna, dilediğiniz satranççıya sorabilirsiniz. Dünyanın bir köşesinde birileri bunun üzerinde herhalde düşünmüş olsa gerek, ama ben hiçbir satranççının bunu tartıştığını duymadım. Oysaki bu, gerçek bir satranç eğitiminde öğretilmesi gereken ilk şeylerdendir, çünkü satrancın içindeki temel bir felsefedir. Bildiğim kadarıyla dünyanın hiçbir yerinde böyle bir satranç eğitimi verilmediğine göre, satranççılar, satrancın felsefesini öğrenmiyor demektir. Bu da, satrancın kendisinin tümüyle sıtratejiye dayanan bir oyun olmasına rağmen, çok büyük satranççıların gerçek yaşamlarında sıtratejinin ve savaşçılığın S'lerinden bile habersiz olmalarının nedenini açıklar.

Günümüz satranççıları, piyonun geri gitmemesi felsefesinden habersiz olsa da, satrancı yaratanların, bu felsefeyi ve yaşamın gerçekliğini satranç oyununa incelikle yedirdiğine özellikle dikkat çekerim. Bu, şu demek: Satrancı yaratan ulus, hem felsefeyi hem de savaşı kavramış, özümsemiş, bu alanlarda ustalaşmış bir ulustur. Tarih incelendiğinde çok açıkça görülür ki, dünyada bu tanıma uyan gelmiş geçmiş tek ulus Türklerdir. Bir ikincisi yoktur. Yalnızca bu bile, yani yalnızca "erlerin geri gitmemesi " kuralı bile satrancı Türklerin yarattığının bir göstergesidir.

b) Satranç Taşları Niye Bu Sırayla Dizilmiştir?

Sözünü ettiğim öğrencinin sorusunun yanıtını düşünmemin hemen ardından, satrancın Batılılar tarafından değiştirilmeden önceki kuralları üzerinde düşünmeye başlamıştım.

Batılılar değiştirmeden önce Fil, yukarıdaki Şekil 1'deki gibi hareket ederdi: Çaprazda, bir değil iki sonraki kareye atlardı. Bulunduğu kareyle gideceği kare arasındaki karede bir taş olması, hareketini engellemezdi (Şimdiki hareketi ise şöyledir: . Yolunda bir taş olmadığı sürece çaprazda dilediği kadar uzun veya kısa gidebilir. Yolunun üstündeki taş üzerinden atlayamaz).

Vezir'in eski hareketi de Şekil 1'de görülüyor: Bulunduğu karenin hemen dibindeki çaprazlardan birine gidebilirdi (Şimdiyse şu şekilde: . Yolunun üzerinde taş olmadığı sürece, ister düz ister çapraz, dilediği kadar uzun veya kısa gidebilir).

Şekil 2'de satranç taşlarının dizilimi görülüyor. Ön sıra, tümüyle piyonlardan oluşur. Arka sırada, kanatlarda Kaleler, yanlarında Atlar, Atların öteki yanlarında Filler, ortada ise Şah'la Vezir yeralır.

Batılılar değiştirmeden önceki kurallara, yani satrancı yaratanların belirlediği kurallara göre, en güçlü ve en hızlı taş, Kale'dir. At'la Fil'in hızları aynıdır, ancak At, hareket alanı içinde daha çok kareye etkidiği için Fil'den daha hareketlidir (Şekil 3'te Fil dört yeşilli kareden birine gidebilirken, aynı karedeki At, sekiz pembeli kareden birine gidebilir). Fil ise ortadaki Şah'la Vezir'den daha hızlıdır. Kısacası, satrancı yaratanlar, en hızlı ve hareketli taşları, kanatlardan ortaya doğru dizmiş.

Şimdi ön sıradaki erleri kaldırıp arka sıradakileri hız ve hareketliliklerine göre yarıştıralım. Gözünüzde de canlandırabileceğiniz gibi, kanatlardan ortaya doğru bir hilâl oluşur. Yani Türklerin en bilindik savaş taktiği. Türkler, satranç taşlarını, hilâl taktiğine göre dizmiş.


9) ENDÜLÜS ÖNCESİ AVRUPA’DA SATRANÇ

Üç yıl önceki yazımda şöyle yazmıştım:

“Satrancı Türkler yarattıysa, çok büyük olasılıkla bunu Hindistan ve İran’dan bağımsız olarak Avrupa’ya da götürmüş olsa gerek. Macar tarihi gözönüne alındığında, Macar teknisyenin makinesine “Türk” adını vermiş olması, bunu işaret ediyor olabilir. Ayrıca Arnavutluk’ta bulunan, MS 465 yılına tarihlenen ve satranç taşı olduğundan kuşkulanılan bir taş var (). Ancak yanında diğer taşlar bulunmadığı için, bu bir satranç taşı mıdır yoksa örneğin bir süs eşyası mı, emin olunamıyor. Eğer bu taşın satranç taşı olduğu anlaşılırsa, bu, Balkanlar’da Hindistan’dan önce satranç oynanıyordu demektir.”

Hiç kuşkum yok ki ileride Avrupa’daki kazılardan başka buluntular da kesinlikle çıkacaktır. Belki zaten çıkmıştır bile. Arnavutluk’ta bulunmuş satranç taşından haberdar olmamızın bana göre tek nedeni, bir Bizans sarayında bulunmuş olmasıdır. Böylelikle, “Bizans’ta zaten satranç vardı” diyorlar. Ama bunu yarımyamalak söyleyebiliyorlar, çünkü satrancın yaratıcısı olarak Avrupalıları ortaya koymak, satranç tarihi ve genel Tarih çizgileri içerisinde öyle kolay değil. Yapabildikleri kadarını zaten yapıyorlar: Satrancı Doğu’ya İskender’in yaydığını öne sürüyorlar. Ancak, ne üsteleyebiliyorlar ne ikna ediciliğe yaklaşabiliyorlar. Zaten İskender konusunu hiç üstelemeseler, kendi hesaplarına en iyisini yapmış olurlar.

Sonuçta, Avrupa’da ortaya çıkacak buluntular, bize anlatılan satranç tarihini tümüyle değiştirecektir. O buluntular, önünde sonunda, satrancı Türklerin yarattığını göstermeye hizmet edecektir. En uç köşelerine kadar Avrupa’nın her karış toprağına sinmiş Türk tarihi konusunda bilgi sahibi olanlar, bunu görmekte ve anlamakta hiç zorlanmayacaktır. Bir Avrupalı profesörün dediği gibi, “Tarihten Türk’ü çıkarırsanız, geriye hiçbir şey kalmaz”.

Aynı Avrupalı profesör, şöyle devam etmiştir: “Siz bilmezsiniz, ama Avrupalılar bunu çok iyi bilir, sizi işte bu yüzden hiç sevmezler ve sevmeyecekler”. Biz bilmeyiz tabi. Kendimizle alay etmekle meşgulüz çünkü.

Daha önce aktardığım ilginç bir bilgiyi anımsatarak, “gizlenen” satranç takımları konusunda içinize kuşku düşürmeyi, bilmem ki başarabilir miyim:

“Amerika’da birisi, çok eskilere ait satrançtaşı buluntularını, bir koleksiyoncuya satmış. Taşlardan biri, şu: . Bu taşların bu Amerikalıya ve Amerika’ya nasıl gittiği belli değil. Taşların tarihi hakkında da bilgi yok. Satıcının yalnızca, bu taşların Afganistan’ın kuzeyinde bulunduğunu belirttiği biliniyor. Buna rağmen, birisi çıkıp bunları satın almış ve bu taşlar, şimdi özel bir koleksiyonun parçasıymış.”

Avrupa’da, bize anlatılan satranç tarihine aykırı buluntular mutlaka ortaya çıkacaktır. Ancak, Avrupa’ya satrancın Endülüs üzerinden değil de, çok daha önce Avrupa’nın doğu kapısı üzerinden girdiğini anlamak için, ille de bu buluntulara muhtaç mıyız? Arslan Küçükyıldız, “Çadır'dan Satranç'a” adlı yazısında (), yine güzel yerden yakalamış:
___________________
Soru sormaktan keyif almamız gerekiyor: Satranç, neden Azerbaycan’da Şah-Mat, Belarusya ve Rusya’da Şahmat, Litvanya’da šachmatai adıyla yaygınlaşmıştır? Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da Kişte veya Küşte adı verilmesinin sebebi nedir? Bugün Hindistan’da Śataran̄ja, Endonezya ve Malezya’da Catur, Pakistan’da, İran’da ve Arabistan’da Şataranç, Türkiye’de Satranç, denen oyun, neden Araplar vasıtasıyla 9. yy.’da Avrupa’ya geçerken Arapların verdiği adla geçmemiştir? Neden Satranç’a Filipinlerde Ahedres, İspanya’da Ajedrez, Portekiz’da xadrez, Galiçya’da Xadrez denilmektedir de Haiti’de Echék, Fransa’da Échecs, Katalanca’da Escacs, İrlanda’da Fichille, Afrika Dilinde Skaak, İsveç’te, Hollanda’da Schack, Almanya’da Schach, İtalya’da Scacchı, Danimarka’da Skak, Norveç’te Sjakk, Finlandiya’da Shakki, Çekçede śachy, Arnavutlukta Shah, Macarcada Sakk, Bulgaristan’da, Letoncada, Slovakçada śahs, Romanya’da, Sırbistan’da, Hırvatistan’da Şah, Ukrayna’da Şahi, Lehçede Szachy, Baskça Xake ve İngiltere, İzlanda, Slovanya, Makedonya ve Malta’da Chess, denilmektedir? Birbirine benzeyen bunca addan sonra Satranç’a neden Estonya’da Male, Galce’de Gwyddbwyll, İrlanda’da Ficheall ve Latincede Lodus Latruncularıus denilmektedir?

Bu adlandırmaların bile Satrancın güzergâhı hakkında bir ipucu olduğu apaçıktır. Yeni araştırmalarla bu izlerin sürülmesi gerekmektedir. Yapılacak yeni araştırmalarla bu konudaki mevcut bilgilerin daha da geliştirilmesi mümkündür.
___________________

Dikkat ediniz: Satrancın Avrupa’ya Araplar aracılığıyla geçtiği söyleniyor. Ama İspanya (Katalan ve Bask bölgeleri hariç) ve Portekiz dışındaki hiçbir Avrupa ülkesinde satranç, Arapların kullandığı adla anılmıyor. Satranç için Avrupa’da ezici çoğunlukla kullanılan adın görüldüğü coğrafyalara, satrancın doğduğu yönden başlayarak, doğudan batıya doğru şöyle bir bakalım:

Karadeniz’in Kuzeyi:
Azerbaycan’da Şah-Mat, Beyazrusya ve Rusya’da Şahmat, Litvanya’da šachmatai, , Letoncada śahs, Ukrayna’da Şahi.

Doğu Avrupa:
Arnavutluk’ta Shah, Macarcada Sakk, Bulgaristan’da, Slovakçada śahs, Romanya’da, Sırbistan’da, Hırvatistan’da Şah, Çekçede śachy, Lehçede Szachy, Slovenya, Makedonya ve Malta’da Chess.

İskandinavya ve hemen güneyindeki Avrupa ülkeleri:
İsveç’te, Hollanda’da Schack, Almanya’da Schach, Danimarka’da Skak, Norveç’te Sjakk, Finlandiya’da Shakki, İzlanda’da Chess

Kalan Avrupa bölgeleri:
İtalya’da Scacchı, Fıransa’da Échecs, Katalancada Escacs, Baskçada Xake, İngiltere’de Chess.

Amerika kıtası: Haiti’de Echék,
Afrika Dilinde Skaak

Bu harita, Avrupa’ya satrancın hangi yönden girdiğini gözler önüne sermektedir: Çok açıkça belli ki Doğu’dan ve Karadeniz’in kuzeyinden! Peki Tarih incelendiğinde, satrancı doğudan Avrupa’ya kim getirmiş olabilir: Yalnızca Türkler (Macar teknisyenin makinesine “Türk” adını vermiş olmasını, burada yeniden anımsatayım).

Anlaşılan o ki Türkler, Satranç için bir yandan, Dama oyununun tabanından kaynaklanan ve Türkçe “çatmak” eyleminden gelen Satra, Şatra, Çatra, Çatur, Çaturanga, Satranç türevli adları kullanırken, bir yandan da satranca daha özgü bir ad olan Şah veya Şahmat adını kullanmış. Bunun nedeni de, hiç kuşkusuz, Türkler’deki zekâ oyunu çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır.

Ve şunu da tekrar anımsatıyorum: Avrupa’daki satrançta Vezir yerine Kıraliçe’nin kullanılmasının gerçek nedeni, Türkler’de bu taşın zaten Hatun yani dişi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Üç yıl önce şunları yazmıştım:
__________________
Benim, satrancın Avrupa’ya Endülüs’ten daha önce Orta Asya’dan geldiğinden kuşkulanmamın bir nedeni de Vezir dediğimiz taşın Batı’da Kıraliçe olarak geçmesidir. Vezir’in Kıraliçe’ye dönüşmesine neden olarak temelde iki neden gösterilmektedir. Bir tanesi, bir kıraliçe’den yada ünlü bir kadından esinlenildiği savı. Esinlenildiği düşünülen aday sayısı kabarık. Biri şu diyor, biri bu. İkinci neden, taşın Kıral’ın yanında yeralması olarak gösterilmektedir, ancak o bile kuşku uyandıracak kadar iddasızdır. Avrupa’nın toplum tarihine bakıldığında, kadının yeri ayrıca kafa kurcalamaktadır. Avrupa’da üst düzey bir erkek taşın Kıraliçe de olsa bir kadına dönüşmesinin zorluğu bir yana, taşın Kıraliçe adını aldığı tarih olarak sunulan tarihler arasında bile ciddi farklar var. Bense bu dönüşüm konusunda şöyle düşünüyorum: Satranç tahtasında Vezir’le Şah’a bakıldığında görülecektir ki bu iki taş, erlerin korumasında, arkada, ortada, yanyanadır. Bugün Batı’daki adlarıyla Kıraliçe’yle Kıral’ın hareketi hiç benzemez, hiç yakın değildir. Vezir’in Batı’da geçirdiği değişimden önceki hareketine bakıldığında ise, Şah’ınkine çok yakındır. Bu da ister istemez bu iki taşın “eş” olduğunu düşündürüyor. Türkler’in Arap etkisine girmeden önceki toplum yapısında çok açık biçimde görülür ki, kadınla erkek tümüyle eşittir. Savaşçı kadınlar, bu kültürün bir parçasıdır. Tarihteki ilk kadın hükümdarlar Türk’tür. Devlet yönetiminde Hakan’ın yanında Hatun’un da kararı, onayı ve imzası gerekmektedir. İşte bu toplumsal yapı, satranç tahtası üzerinde yanyana duran, hareketleri birbirine çok yakın bu iki taşın Hakan’la Hatun olabileceğini düşündürtüyor. Hatun, İran’da veya Arabistan’da Vezir’e dönüşmüş olabilir. Avrupa’ya satranç, Endülüsten önce Orta Asya’dan geldiyse, Kıraliçe’nin Vezir’den değil, Hatun’dan dönüşümü, o konuyu kendiliğinden açıklamış olur. Yine de bu konuda elimde bir veri olmadığını da belirtirim.
__________________

Avrupa’da Endülüs öncesinde de satrancın varlığı konusunda, dikkatimi çeken bir önemli nokta daha var. Ama henüz açıklamayacak ölçüde kuşku aşamasındayım. O noktanın üzerinde biraz araştırmam ve düşünmem gerekecek. Emin olmadan o noktaya değinmeyeceğim.


C) SOYUT SATRANÇ TAKIMLARININ EN ÜNLÜSÜ ve EN YAYGIN OLANI

Satranç takımları üçe ayrılır:

1) Somut satranç takımları: Satranç taşları, taşıdıkları ad biçimindedir: At, at biçimindedir; Er, er biçiminde.
2) Soyut satranç takımları: Satranç taşları, taşıdıkları adların biçimini göstermez; soyutlaştırılmışlardır. Bunların en ünlüsü ve en yaygını, Selçuklu Türklerinin de kullandığı satranç takımı tarzıdır:
3) Pullu satranç takımları: Çin’de, Kore’de Japonya’da görüldüğü gibi, satranç taşları pul biçimindedir. Taşların adları, pulların üzerine yazılıdır.

Soyut satranç takımları İslamiyet sonrası görülmeye başlandığı için ve İslâmiyet Arap yarımadasında doğduğu için, soyut satranç takımlarını Arapların tasarladığı söylenir. Peki gerçekten de Araplar mı tasarlamıştır? Bu tasarıyı yapanlar, nelerden esinlenmiştir?

Arslan Küçükyıldız, ileride yayınlamak üzere çok ilginç ve çok önemli bir sunum hazırlamış. Sağolsun, yayınlamadan önce benimle de paylaştı. Sunumunda, soyut satranç takımlarının en ünlüsünün yaratıcılarının nelerden esinlenmiş olabileceğini sormuş. Vardığı sonuç, gerçekten çok ilginç ve önemli: Türklerin kültür öğeleri olan çadır (otağ) ve balballardan. Ortaya koyduğu görseller, son derece etkileyici.

Şu iki bağlantıdaki görsellerde, taşların tepelerine bakınız. Türk otağlarının tepesindeki şangrak, satranç taşlarının tepelerine işlenmiş:
1:
2:

Göreceğiniz gibi, ikinci bağlantıda, altta gözüken satranç takımı, Harun Reşid’in Şarlman’a gönderdiği satranç takımıdır. Harun Reşid’e ilişkin şu kadarlık bilgiye sahip olmak, o dönemki Türk etkisini anlayabilmek açısından aydınlatıcı olacaktır:

Harun Reşit (d:763-ö:809), Belh Türklerinden olan ünlü Barmak ailesinden Yahya’yı, kendine vezir yapmıştır. Devletin bütün etki ve gücünü O’na vermiştir. Yahya ve iki oğlu, Harun Reşid’in ilk döneminde İslâm İmparatorluğu’nun gerçek sahibiydi. Harun Reşit dönemini öylesine üstün kılan, işte bu aileydi. Harun Reşid’in ikinci ve üçüncü oğulları olan Memun ve Mutasım’ın anaları birer Türk’tür. Her ikisi de Türklüklerine göre hareket etmiştir. Örneğin Memun, abisi Emin’i, Horasan’dan topladığı Türk askerleriyle yenip halifeliğe geçti. Mutasım, halife olduktan sonra Bağdat yakınında, Türklere özgü olmak üzere Samra şehrini kurdu. Şehri mahallelere böldü. Türkleri kabile kabile bu mahallelere yerleştirdi. Kendisi de yaşamının sonuna kadar burada, Türk askerlerinin arasında yaşadı.

Yine Arslan Küçükyıldız’ın sunduğu görseller arasından şu iki bağlantıda yer alanlara bakınız. Bu satranç taşlarının çadırı simgelediğine itiraz edilebilir mi:
3:
4:

Satranç taşlarının balballarla ilişkine yönelik fotoğraflar arasından seçtiğim şu ikisine bakınız. Hayret doğrusu:
5:

Sunumda, son olarak, çadırın mimarî takipçisi olan Kümbet’e ilişkin bazı bilgiler verildikten sonra, yine bazı fotoğraflar aktarılmış:
6:
7:

Türkler’de Satrancın öncülü olan Satra adlı oyunların varlığını ilk öğrendiğim zamanlar, Satra’nın anlamının ne olabileceği üzerinde biraz düşünmüştüm. Satrançtaki Erlerin her birinin aslında “Er bölüğü” olarak düşünüldüğünü kabul ederek, Satra’nın “çadır, bölük, kamp” anlamlarına gelebileceği sonucuna varmıştım. Bir Satra çeşidine ilişkin daha önce verdiğim bağlantıyı () incelerseniz, Erlere Satra dendiğini okursunuz. Ardından, buradaki Satra’nın anlamı için şöyle bir ifade geçtiğini görürsünüz (yanlış ve çarpıtılmış bilgileri ayıklayarak sunuyorum):

“Satra, Türkçe’deki Satra yani Çadır anlamına geliyor olabilir. Bu Çadır adı, İslâm dönemindeki Er’in konik (çadırımsı) biçimine mantıklı bir açıklama getiriyor.”

Arslan Küçükyıldız, sunumu sırasında, yalnızca Erlerin değil, tüm taşların çadır biçiminde olduğunu ortaya koymuş. Önce, Osmanlılarda ve diğer Türk devletlerinde çadırların rütbelere göre değiştiğini, farklılık gösterdiğini, ayrıntılı bilgilerle ortaya koyduktan sonra, bu satranç taşlarının hepsinin de rütbelerine göre farklılık gösteren çadırlar olduğuna dikkat çekmiş. Yukarıdaki fotoğraflar, bunu göstermeye yeter.

Selçuklu takımındaki Şah ve Vezir çadırlarının biçimlerinin aynı olmasının ve ikisi arasındaki tek farkın Vezir’in boyunun biraz daha kısa olmasının, kafamı kurcaladığını belirteyim. Sözkonusu coğrafyada o taşa Vezir dendiğini bilmesem, taşın Hakan’ın eşi Hatun olduğunu idda edeceğim: Aynı çadır yapısı, yalnızca boyu biraz kısa. Gene de şu soruyu sormaktan geri kalmayacağım: Acaba soyutlamayı yaptıkları yıllarda veya bu iki taşın boy farkı dışında aynı biçime büründüğü yıllarda, Türkler o taşı Hatun olarak mı oynuyordu? Ve Avrupa da öyle mi tanıyordu? Eğer öyleyse, bunu gösteren, o döneme ait kitaplar mutlaka vardır. Bunun iyi araştırılması gerekir.

Şimdi aklıma, kuşkumu arttıran, 12. yüzyıla tarihli Avrupa’daki şu Kıraliçe geldi:

Belli ki bu çadır etkisi, Avrupa’daki satranç tasarımlarını da etkilemiş. Kıral ve Kıraliçe, çadırda gözüküyor:
11. yüzyılın sonları:
12. yüzyılın başları:
12. yüzyılın başları (Bu taşın Kıraliçe veya Kıral değil, Vezir olduğu belirtilmiş. İlginç.):

Anlaşılan o ki, “oyun tahtasının” ızgaralı olmasından dolayı, “çatmak” eylem kökünden oyuna “Çatura” (Çaturanga, Satranç) adını kazandıran Türkler, İslâm dönemiyle birlikte, aynı “çatmak” eylem kökünden, bu kez satranç taşlarını soyutlaştırmakta yararlanmış: Taşlara Çadır biçimi vererek. Ve tabi Balbal öğesini de ekleyerek.

Belli ki yine Arslan Küçükyıldız’ın dikkat çektiği şu iki resim, göregeldiğimizden daha fazlasını anlatıyor: “Satranç” adı, Türkçe “Çadır” adıyla bağlantılıdır. Bu bağlantı belki sonradan kurulmuş olabilir, belki de en başından kuruluydu:
8:

Peki Türklerde soyutlaştırma geleneği var mıdır: Hem de nasıl. Türklerin soyutlaştırma alışkanlıklarının en önemli ürünü, yazıdır. Mağara resimlerine bakıldığı zaman, başka coğrafyalardaki resimlerin gerçekçi resimler olduğu görülür. Türklerin coğrafyasındaki mağara resimlerine bakıldığında ise soyutlama göze çarpar. Örneğin insan, bildiğiniz çöpadam gibi çizilmiştir. İşte bu soyutlamalar, zamanla Damga’lara yani yazıya dönüşmüştür. Yazının ortaya çıkışının en kısa öyküsü budur: Soyutlama.

Selçuklu dönemi satranç taşlarına bir daha bakalım:

Bu satranç taşları konu edildiğinde Türklerin adı asla anılmaz. Zorlasan, Selçuklu adını kullanırlar. O da pek seyrek. Bu satranç taşları için hemen her zaman, şu iki tanımdan biri kullanılır: "İran’da bulunmuş satranç takımı", "Arap tarzı satranç takımı".

Besbelli ki bu gördüğümüz satranç takımı, yalnızca Türklerin satranç oynadığını ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda Türklerin satrançta yaptığı bir yeniliği sergiliyor: Türk tarzı, soyutlamalı satranç takımı.

Bu yeniliğin de yine Türklerin “yenilik yaratma” arayışından ve alışkanlığından geldiği anlaşılıyor. Tıpkı satrancın öncüllerinin ve çeşitlemelerinin oyun kurallarında yaptıkları çeşitli değişiklikler ve yenilikler gibi.

Bu Türk satranç takımı tarzının, bütün çadır ve balbal öğeleriyle birlikte, Asya, Avrupa ve Afrika’da yaygın biçimde kullanıldığına dikkat çekerek, daha önce belirttiğim bir düşüncemi, burada yeniden anımsatıyorum: Bir zamanlar satranç, Türklerle özdeşleşmiş bir oyundu. Tıpkı ilk satranç makinesinin adı olan Türk gibi, bu soyut Türk satranç takımı da bunun bir göstergesidir.


Ç) TÜRK DESTANLARINDA SATRA

Son olarak, Türk destanları içerisinden, Şatranın (veya Satrancın) geçtiği iki örnek aktarayım. Bu örneklerden, sağolsun, Arslan Küçükyıldız sayesinde haberdar oldum:

1) Yasak
Kögüdey-Kökşin’le Boodoy-Koo Destanında, Kögüdey-Köşkin, göğün sırtını yedi kez dolaşıp kuş avlamaya gitmeden önce, kardeşi Boodoy Koo’ya kağıt oynamaması, demir sandığı açmaması, otuz gözlü dürbün ile bakmaması, Kırba Memeli boz kısrağı öldürmemesi gibi öğütler verir.
Sen kağıt oynama,
Sen şatra oynama,
Dokuz köşeli demir sandığı
Sakın açma, dedi.
Otuz gözlü dürbünü
Çıkarıp bakma, dedi.
Birbirine denk iki demir asayı
Yerinden çıkarma, dedi.
Kırba memeli boz kısrağı
Öldürme, diye tembihledi. (s.427, C.II)
Yasağın kırılması
(…)
Yazının tamamına, Satranç adlı Feysbuk sayfasından ulaşabilirsiniz:

2) Yedi Yıl boyunca Şatra Oynamak : .

Bu Türk destanında geçen “Abram Moos” adına ayrıca dikkat ediniz. Hem “Abram”a, hem de “Moos”a…


D) ÖZET

Herşey bir yana, satrancın Türkler sayesinde dünyaya yayıldığı gerçeği, asla tartışılamaz. Ancak, Türklerin adı burada bile anılmamaktadır. Bütün takdir, İpek Yolu adlı, yeryüzünün cansız ve bilinçsiz bir izine verilmektedir. Takdiri, böyle bir bilinçsize, elbette yalnızca bilinçsizler verir. Sözkonusu coğrafyalardaki ortak ve belirleyici öğenin Türkler olduğundan ve o coğrafyalardaki uygarlıkları Türklerin kurduğundan sözeden bir tek satranç tarihçisinin bile olmaması, doğal karşılanacak bir durum değildir. Türkler, satranç tarihinden, kasıtlı olarak, düpedüz yoksanmaktadır.

Çeşitli coğrafyalardaki uygarlıkları Türklerin kurmuş olması, satrancı Türklerin yarattığını göstermez. Ama elbette Türkleri bir numaralı aday yapar. Üstelik de satranç, apaçık bir savaş oyunuyken ve Türkler, hem zihinsel hem de fiziksel olarak hazırlayıcı ve geliştirici birçok savaş oyunu üretmişken. Dahası, ilk satranç taşı ve takımı buluntuları, hep Türk coğrafyalarında bulunmuştur. Satrancın Hindistan’da doğduğunu kanıtlamaya yönelik yazılı belgeler, inandırıcılıktan uzaktır. Zaten satrancın nerede doğduğunun hâlâ tartışılıyor olması, bunu açıkça göstermektedir.

“Çaturanga” veya “Çatrang” adının kökenbilim yönünden incelemesi, sözcüğün Türkçe “hayvanlı dama” anlamında Hindistan’a ve İran’a geçtiğini ortaya koymaktadır. Bu inceleme, “çaturanga” veya “çatrang”ın anlamı konusunda yapılan diğer incelemelerle karşılaştırılamayacak düzeydedir. Ayrıca Satranç adıyla Çadır adının ilişkisi, göz ardı edilemeyecek düzeydedir.

Satrancın yaratıcılarını belirlemekte, oyunların evrimini ve çeşitliliğini incelemek, öncelikli konudur. Bu konuda yapılan araştırmalar yenidir ve böyle araştırmalardan çıkan kuramlardan biri, satrancı Kuşhan Türklerine dayandırmaktadır. Üstelik, adları bile Satranç’la aynı kökü belirten Türk zekâ oyunları Satra’lardan hiç sözedilmediği halde.

Bunlara rağmen, dünyanın ilk satranç makinesinin adının Türk olmasının ve es Suli adlı Türk’ün döneminin en büyük satranççısı olmasının üzerinde hiç durulmamıştır. Dahası, İslâm dönemindeki soyut satranç takımının yaratıcıları, açıkça anlaşılıyor ki Türkler’dir. Bilinmemesi, kayıtlara geçmemesi olanaksız olan bu bilgi, gizlenmiştir.

Avrupa’daki kazılarda ortaya çıkacak (ve belki de çıkmış) satranç taşları, yalnızca, satrancı Türklerin yarattığını ilân etmeye hizmet edecektir. Kaldı ki İspanya ve Portekiz dışındaki Avrupa ülkelerinin hemen hepsinin satranç için kullandığı adlar, satrancın Avrupa’ya Doğu’dan ve Karadeniz’in kuzeyinden (Türklerle) girdiğinin açık bir göstergesidir.

Bütün bunlara ek olarak, oyun kuralları içindeki Erlerin geri gitmemesi ve satranç taşlarının hilâl taktiğine göre dizilmiş olması, satrancın yaratıcısı olarak Türkleri işaret etmektedir.
Ara
Cevapla




Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi